29. Bölüm
Yazar: Hanife

SADAKAT SINAVI: MENESA’NIN UYANIŞI Önümde, adeta krallara layık, zengin ve kusursuz bir kahvaltı sofrası duruyordu. Sıcacık, dumanı üstünde taze ekmek kokusu rutubetli odanın havasını yararak genzimi yakıyor; günlerdir açlıktan kavrulan, guruldayan midem ve susuzluktan çatlak çatlak olmuş, kanayan dudaklarım beni pes etmeye, teslim olmaya zorluyordu. İçimdeki o zayıf, ilkel ses, *"Yalnızca bir lokma..."* diye fısıldasa da, bu fısıltı zihnimdeki o çelikten örülmüş sarsılmaz surlara çarparak un ufak oluyordu. Çok iyi biliyordum ki; o sofraya uzanacak tek bir parmak, sadece karnımı doyurmak anlamına gelmeyecekti. O sofradan beslenmek, ruhumu onlara teslim etmek, cellatlarımın önünde diz çöküp boyun eğmek demekti. Açlıktan kıvrılarak ölmek, vatanıma ihanet edip onursuzca yaşamaktan çok daha tatlı geliyordu. Dişlerimi sıktım; nefsimi ve bedenimi bu kirli sınava karşı bir kalkan gibi siper ederek direnmeyi, imtina etmeyi seçtim. Karşımda dikilen, yüzündeki o maskenin ardına sığınmış adam, karanlık odanın boşluğunda yankılanan alaycı ve buz gibi bir sesle konuştu: "Demek yemiyorsun, psikolog teğmen. O zaman başını kaldır ve karşı duvardaki ekrana bak. Bakalım bu küçük sürprizimiz karşısında da o gururlu, dik duruşunu koruyabilecek misin?" Göz kapaklarımı zorlukla aralayıp bakışlarımı adamın işaret ettiği parlak ekrana çevirdiğimde, sanki tüm dünya büyük bir gürültüyle üzerime yıkıldı. Babam... Cihazlara bağlı, yüzü kireç gibi solgun, cansız ve bitkin bir halde o beyaz, soğuk hastane yatağında yatıyordu. Kalbim göğüs kafesimi yırtarcasına çırpınmaya başladı. İçimden, *"Benden haber alamayınca o yorgun yüreği bu acıya dayanamadı, sıkıştı,"* diye geçirirken, ekrandaki çehresini sanki ona son kez bakıyormuşum gibi derin bir hüzün ve pişmanlıkla süzdüm. Adam, ağır postallarıyla odadaki o uğursuz sessizliği döverek adımladı ve tam dibime kadar sokuldu: "Bak, baban ne hallerde. Seni kaybetme düşüncesi bile o yaşlı adamı bitirmeye yetti; şimdi yoğun bakımda ölümle pençeleşiyor. Şimdi bana hemen bir karar ver teğmen: Ya o sofradaki kahvaltını iştahla yapıp bizimle çalışmayı kabul eder, babanın hayatını kurtarırsın; ya da benim tek bir parmak işaretimle o hayatını bağladıkları fişin çekilmesini canlı yayında izlersin." Göğsümde sıkışan o fırtına bir anda dışarı fırladı. Dişlerimin arasından, ağzımdan sızan kan kokusuyla harmanlanmış bir nefretle haykırdım: "Sizi gidi lağım fareleri! Babamdan o pis, o kirli ellerinizi derhal çekin! Buradan elbet bir gün kurtulacağım. Burada ölsem bile ruhum peşinizi bırakmayacak, gölgeniz olup sizi kendi intikamımda boğacağım!" Adamın maskesinin ardındaki gözler, şeytani bir keyifle kısıldı. "Bu bitkin, ölmek üzere olan halinle mi bizi tehdit edip korkutacaksın? Sana bir kurtuluş, bir çıkış yolu sundum ve sen aptalca reddettin. Şimdi babanın canını masaya koyuyorum. Unutma, sırada o hamile ablan da var..." Bu sözler zehirli, paslı bir ok gibi doğrudan kalbimin en hassas noktasına saplandı. Ailem... Benim bu hayattaki en büyük zayıflığım, en narin sığınağımdı. Ama hainlik benim kanımda, benim genlerimde yoktu, asla da olamazdı. Öfkeyle dolan damarlarım gerilmekten patlayacak gibiydi; ani bir öfke patlamasıyla bağlı olduğum sandalyeyi sarsarak önümdeki o lüks kahvaltı tepsisine sert bir tekme savurdum. Porselen tabakların taş zemine çarparak tuzla buz oluşu, o sessiz ve karanlık odada adeta bir savaş çığlığı gibi yankılandı. "Hâlâ anlamadınız değil mi?" diye kükredim, sesimin son tınısıyla. "Ben bir Türk evladıyım! Benim atalarım bu toprakların her bir karışını kanlarıyla sulayarak bize emanet etmişken, ben üç beş çapulcuya, vatan hainine ailemi bahane edip vatanımı mı satacağım? Ben vatanımı satıp hain olsam, babam asıl o zaman kahrından, utancından ölür! Onun gideceği yer ancak Allah’ın kapısıdır; benim inancım da vatan sevgim de sarsılmaz bir kale gibidir. Sizin bize biçeceğiniz o kirli, uşaklık dolu hayata muhtaç değilim! Şimdi elinizden geleni ardınıza koymayın pislikler! Biz toprağa girsek de, bu şanlı bay…