Ruhun Barut izi l. CİLT

23. Bölüm

Yazar:

Ruhun Barut izi l. CİLT – Hanife kitap kapağı
Ruhun Barut izi l. CİLT – Hanife kitap kapağı

KAPI EŞİĞİNDEKİ MANZARA Dışarı çıkma niyetim henüz zihnimin dehlizlerinde netleşmemişken, sessiz koridorda yankılanan boğuk kapı sesleri aniden kulaklarımı tırmaladı. İçgüdüsel bir dürtüyle, sanki göğsüme bağlanan görünmez bir halat beni kendine çekiyormuş gibi, adımlarım hızla kapı deliğine doğru yöneldi. Kalbim, kaburgalarımı kırarcasına göğüs kafesimi zorluyor; göğsümün her körüklenişinde zihnim Aras'ın çehresini oraya yerleştirmek için çırpınıyordu. Ve evet, merceğin arkasında beliren tam da oydu... Ancak gözlerimin önüne serilen manzara, ruhumun kuytularında besleyip büyüttüğüm o pembe hayallerin enkazı gibiydi. Aras’ın dairesinin kapısından, adeta havada süzülürcesine neşeli adımlarla çıkan kişi Cansu’ydu. Aralarındaki o pervasız samimiyet koridorun loşluğunda bile o kadar belirgindi ki, aralarında görünmez fakat kopmaz bir bağ kurulduğunu hissetmemek imkansızdı. Cansu'nun elinin, Aras'ın güçlü koluna son derece rahat, aidiyet içeren bir edayla uzanışı, göğsümde taşıdığım tüm o anlamsız umut kırıntılarını tek bir hamlede paramparça etti. O an, beynimden aşağı buz gibi suların değil, damarlarımı eriten kaynar bir lav akıntısının döküldüğünü hissettim. İçim kavruluyordu. Madem bana karşı zerre bir his beslemiyordu, neden o hastane odasında beni öyle sarıp sarmalamış, şefkatiyle yaralarımı dindirmeye çalışmıştı? Neden, namlunun ucunda vurulduğum o korkunç dehşet anında, çaresizliğin en yalın haliyle kulaklarıma "Seni kaybedemem" diye fısıldamıştı? Aras'ın bu uçurumlu, çelişkili halleri karşısında bir kez daha dipsiz bir karanlığa yuvarlanmıştım; bu adamı çözmek, labirentte yön bulmaktan daha imkansızdı. Tam bu yıkıcı hayal kırıklığının ağırlığıyla odamın sahte huzuruna çekilmeyi planlarken, kapıdan yükselen sert ve ani tıklama sesiyle irkildim. Gelen kişi, kapı deliğindeki o puslu camdan az önce seyrettiğim Cansu'dan başkası değildi. Babamın markete gitmek üzere evden ayrılmış olması, boğazıma oturan yumruyu biraz olsun gevşeterek rahat bir nefes almamı sağladı; bu sayede kapıyı tereddüt etmeden açıp onu içeriye davet edebildim. "Cansu, hoş geldin... Bir şeyler içmek ister misin?" dedim. Sesimdeki o amansız titremeyi, irademin son kırıntılarını seferber ederek gizlemeye çalışmıştım. Yüzüme maske gibi oturan sahte bir gülümseme yerleştirdim; içimde kopan tufanın tek bir kıvılcımını bile dışarıya sızdırmamak için bedenimi adeta kastım. Cansu, yüzüne yayılan o sinir bozucu neşeyle, "Sağ ol canım ya, ben de tam Aras’ın evinden geliyorum," dedi. Göz bebekleri parıldıyor, sanki göğsünde saklayamadığı bir mutluluk dışarıya taşıyordu. "Muhabbet o kadar koyu, o kadar tatlıydı ki... Birlikte bir şeyler atıştırdık, resmen tıka basa doymuşum." Bu kelimeler, zaten kanayan içimi daha da derin bir sızıyla burktu. Zihnimin içinden, *"Daha dün bir, bugün iki... Ne bu acele, bu neyin samimiyeti maşallah?"* cümleleri zehir gibi akarken, dışarıya vuran çehremi son derece dingin tutmaya gayret ederek, " Ne güzel. Yüzbaşı görevden yeni döndü, Utku’nun sohbeti de iyidir zaten," dedim. Bu cümleyle, Aras'ın yanında Utku'nun da var olduğunu ima ederek kendi kalbime ufak bir yalan söylemek, aralarındaki o baş başalık ihtimalini çürütmek istiyordum. Kendimi avutma çabamdı bu. Cansu, omzuna dökülen saçlarını tek bir el hareketiyle geriye atarak muzipçe gülümsedi. "Yok canım, ne Utku’su? Aras’la baş başaydık, uzun uzun, derin derin konuştuk. Utku ve diğerleri sonradan geldiler; onlar kapıdan girdiğinde biz zaten muhabbetin dibine vurmuştuk." Bu açıklama, ruhumda can çekişen son umut kırıntısını da gömdü toprağa. Demek o evin içinde, o duvarların arasında baş başaydılar... Ellerimi iki yanımda istemsizce yumruk yaptım, tırnaklarım avuç içlerime batıyordu. Neden bu denli büyük bir öfkeyle doluyordum ki? Aras'la aramda adı konmuş, sınırları çizilmiş net bir ilişki mi vardı sanki? Ama canım yanıyordu işte; göğsümün sol yanında, inkarı mümkün olmayan somut bir acı kök salıyordu. Nefesim daralıyor, boğazımdaki o görünmez çember daralıyordu. Cansu, keskin göz…

Bölümün tamamını WritePad'de oku