20. Bölüm
Yazar: Hanife

FEDAKARLIĞIN BEDELİ Hastanenin acil servis koridorları tam bir can pazarıydı. Ambulansların ardı ardına acı feryatlarla hastane bahçesine yanaşmasıyla birlikte, içeride tam anlamıyla bir seferberlik ilan edilmişti. Kan revan içindeki yaralıları sedyelerle taşıyan paramedikler, emirler yağdıran doktorlar ve ellerindeki serum askılarıyla oradan oraya koşturan hemşireler, kaotik bir mahşer senfonisi canlandırıyordu. Koridorun her köşesinden yükselen inlemeler, fısıltılı dualar ve zeminde hızla ilerleyen tekerleklerin çıkardığı o uğursuz sesler birbirine karışıyordu. Durumu en kritik olan yaralı ise Menesa’ydı; genç kız vakit kaybedilmeden, üzerinde titreyen ameliyathane ışıklarının altına, acil operasyona alındı. Bu amansız kaosun tam kalbinde, ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizgide soluksuz bir mücadele yürütülüyordu. Aras, ameliyathanenin o donuk, gri kapısının önünde bir o yana bir bu yana delice volta atıyordu. Yüzüne bulaşmış barut izleri, kıyafetlerini sırılsıklam eden kurumuş kan lekeleriyle acının ve öfkenin taştan bir heykeli gibiydi. Gözleri kapının her milimlik hareketinde, içeri sızan her ışık hüzmesinde bir umut kırıntısı arıyor, ancak her defasında yüzüne kapanan o soğuk metalle birlikte hayal kırıklığıyla gölgeleniyordu. Yanında sessiz bir nöbet tutan Cansu, genç adamın iç dünyasında kopan o korkunç kasırgayı, göğüs kafesini zorlayan fırtınayı iliklerine kadar hissederek onu endişeyle izliyordu. O sırada genç bir hemşire, Aras’ın bu heybetli ve tekinsiz duruşundan çekinerek, adımlarını ürkekçe ona doğru attı. Bakışlarını adamın kolundaki kan sızan yırtığa sabitleyerek konuştu: "Beyefendi, kolunuzda derin bir sıyrık var, siz de yaralısınız. İzin verin müdahale edelim." Aras, gözlerini bir saniye bile o kapıdan ayırmadan, sesindeki tüm telleri gererek ters bir tonla yanıtladı: "Gerek yok hemşire, ben iyiyim. Küçücük bir yara bana bir şey yapmaz." Sesindeki o askeri keskinlik ve tavizsiz reddediş, hemşireyi bir anlığına duraksatsa da görev bilinci ağır bastı. "Efendim, açık yara bu, mikrop kapabilir. Lütfen..." diye ısrar etti, elindeki pansuman malzemelerini hafifçe kaldırarak. Aras, içindeki çaresizliğin verdiği patlamayla hiddetle hemşireye döndü. Gözlerindeki öfke ve korku birbirine karışmıştı: "İstemiyorum diyorum hemşire! Anlamıyor musun?!" Cansu, durumun daha da gerilmesini engellemek adına araya girdi. Adımını öne atıp elini şefkatle Aras’ın omzuna koydu. "Aras, sakin ol. Hemşire sadece sana yardımcı olmaya çalışıyor. Şu an burada kimse bu tepkiyi hak etmiyor, herkesin acısı kendine," dedi, sesi bir anne dalgası gibi yatıştırıcıydı ama Aras’ın gerilen yayını gevşetmeye yetmedi. Aras, şu anki ruh haliyle kendisine dokunulmasından, teselli edilmekten nefret ediyordu. Hızla bir adım ileri kaçarak Cansu’nun elini boşlukta bıraktı. Dişlerinin arasından, adeta bir zehir gibi mırıldandı: "Anladık doktor, anladık!" Onun için şu an bu evrende Menesa’nın atan kalbinden başka hiçbir gerçeklik yoktu. Bir süre sonra koridorun uzak ucunda Albay ve eşi Fahriye Hanım belirdi. Albay, Aras’ın o yıkılmış ama dik durmaya çalışan perişan halini görünce adımlarını hızlandırdı. Yanına varıp babacan, güven veren o ağır eliyle genç askerin omzuna dokundu. "Geçmiş olsun Aras... Bunu yapan şerefsizlerden biri yakalanmış. Menesa kızım da iyi olacak inşallah, dik dur." Albayın sesi, cephede binlerce ölüm görmüş tecrübeli bir komutanın sığınılacak limanı gibiydi. Aras’ın o çelikten iradesi bu sözlerle sarsıldı, sesi ilk kez çocuksu bir çaresizlikle titredi: "Albayım... Beni kurtarmak için siper oldu. Orada yatan ben olmalıydım..." Sırtındaki o korkunç suçluluk duygusu, bir dağ gibi çökmüştü üzerine. "Şşşt... Öyle deme oğlum. Allah’a isyan etme. İyileşecek elbet," diyerek susturdu onu Albay. Fahriye Hanım da dolan gözleriyle Aras’ın sırtını şefkatle sıvazlayarak sessiz acısına ortak oldu. Tam o esnada ameliyathanenin üzerindeki kırmızı ışık söndü ve kapı açıldı. İçeriden çıkan asistan doktorun yüzündeki gergin ve yorgun ifade, koridordak…