19. Bölüm
Yazar: Hanife

KÜLLERİNDEN SIZAN KAN Ortalık tam bir mahşer yeriydi. Havaya sinen keskin barut kokusu, geniz yakan duman ve kulakları sağır eden o uğursuz sessizlik... Çatışmanın acımasız izleri duvarlara, yerlere, en çok da ruhlara kazınırken, zamanın durduğu o dehşet anında Aras, sevgili Menesa’nın sırtındaki kurşun yarasına avuç içleriyle var gücüyle bastırıyordu. Parmaklarının arasından sızan sıcaklık, genç adamın damarlarındaki kanı donduracak cinstendi. Gözlerinde dipsiz bir endişe, göğsünün sol yanında ise daha önce hiç tatmadığı kadar vahşi, tarif imkansız bir korku büyüyordu. Yanı başlarında biten Cansu, Aras’ın daha etkili, daha güçlü bir baskı uygulayabilmesi için saniyelerle yarışarak üzerindeki hırkayı çıkardı ve titreyen elleriyle ona uzattı. Hayatların pamuk ipliğine bağlı olduğu, ölümün nefesinin enselerinde dolaştığı bu dakikalarda, her küçük dokunuş Azrail’e karşı çekilen bir kılıç hükmündeydi. Menesa, acının tüm bedenini yalayıp geçen kırbacıyla inleyerek kirpiklerini yavaşça araladı. Karşısında gördüğü ilk şey, Aras’ın o her zaman kaya gibi sert olan çehresindeki telafi edilemez telaştı. Aras, genç kızın puslu gözlerine kenetlendi; sesine sığdırmaya çalıştığı tüm umut kırıntılarıyla fısıldadı: > "İyi olacaksın Menesa... Bırakma kendini, sakın pes etme." > Menesa’nın dudakları aralandı ancak dökülen kelimeler birer fısıltıdan ibaretti. Her harf için göğsünden bir parça kopuyor gibiydi. Kendi canını hiçe sayan bir fedakarlıkla, gözleriyle etrafı taramaya çalışarak sordu: "Herkes iyi mi Yüzbaşım?" Aras, onun solan ruhuna kendi canından üflemek istercesine, "Herkes iyi olacak, sen şimdi bunları düşünme. Ambulans geliyor, az kaldı, ne olur dayan," diyerek onu teselli etmeye çalıştı. Ancak Menesa, bir askerin keskinliğine sahip o gözlerle, Aras’ın çehresinden gelip geçen o anlık, amansız tereddüdü yakalamıştı. Zayıf, adeta rüzgarda savrulan bir yaprak misali çıkan sesiyle şaşkınlığını gizleyemedi: "Yüzbaşım... Sizi korkmuş mu gördüm?" Bu ölümcül karanlığın ortasında, kan gölünün içinde bile Menesa’nın bu dik duruşu, Aras’ın dudaklarında acı ama şefkat dolu bir tebessüme sebep oldu. "Menesa... Bu durumdayken bile beni güldürmeyi başarıyorsun ya. İnanılmazsın," dedi, gözünden süzülmek üzere olan bir damla yaşı gizlemeye çalışarak. Menesa, yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizgide son bir gayretle fısıldadı: "Korkmayın yüzbaşım, size gülmek..." Cümlesi yarım kaldı. Ağırlaşan kirpikleri birbirine kavuşurken, bilinci de bir mum alevi gibi yavaşça söndü. Aras’ın içindeki o güçlü komutan yerini çaresiz bir aşığa bıraktı, sesi titrek bir hıçkırığa dönüştü: "Menesa! Uyuma... Ne olur dayan, az kaldı!" Cansu, bu kritik saniyelerde profesyonel bir refleksle hemen Menesa’nın yanına diz çöktü. Parmaklarını genç kızın boynuna bastırdığında zaman adeta akmayı bıraktı. Birkaç saniyelik o gergin, nefes kesen bekleyişin ardından Cansu’nun yüzüne hafif bir rahatlama yayıldı. "Nabzı atıyor Yüzbaşım, iyi olacak, merak etmeyin," dedi. Aras, bu teselliye tutunmak istese de Menesa’nın mermer kadar beyaz yüzüne ve öylece yatan hareketsiz bedenine baktıkça içindeki canavar onu kemiriyordu. "Görmüyor musun halini?" diye kükredi sessizce. "Nasıl iyi olayım söyle bana, nasıl?" Cansu, onun sarsılan iradesine destek olmak istercesine elini Aras'ın omzuna koydu: "Menesa güçlü birisi Yüzbaşım, eminim ki kolay kolay pes etmez. O bir savaşçı." Cansu, Menesa’nın durumunu sabitledikten sonra hızla diğer yaralılara doğru atıldı. Zaman, acımasız bir cellat gibi akıp gidiyordu. Bacağından ağır darbe alanların yanına çöküp turnikeler uyguluyor, fışkıran kanı durdurmak için tırnaklarıyla hayata tutunuyordu. Ancak her köşede mucizeler gizli değildi. Cenk ve hemen yanındaki solistin yanına vardığında, Cansu’nun parmak uçlarına vuran soğukluk gerçeği yüzüne bir tokat gibi çarptı. İkisinin de nabzı susmuştu. Zalim bir kurşun Cenk’in boynunu parçalamış, bir diğeri ise solistin kalbinin tam ortasına yuvalanmıştı. Bedenlerinin buz kesmeye başladığını hissettiğinde Cansu’nun gö…