2. Bölüm
Yazar: Hanife

İLK GÖREV YERİM Uçaktan indiğimde, daha önce hiç tanımadığım bir benliğin, yepyeni bir başlangıcın eşiğinde olduğumu hissettim. İçimde vatanıma hizmet etme yemininin coşkusu ve gururu vardı. Sıradan bir vatandaş kimliğiyle, Kahramanmaraş Havalimanı’nın kapılarından geçip dışarı adımımı attım. İstanbul’un o eşsiz deniz manzarasını, martıların çığlıklarını ve Boğaz’ın serin rüzgarını özlemiş olsam da, artık asıl görevim, mesleğimi vatanım için en iyi şekilde icra etmekti. Bu düşünce, içimde tatlı bir heyecan ve kararlılık uyandırıyordu. Görev yapacağım birliğin askerleri beni havalimanının çıkış kapısında, büyük bir saygıyla bekliyorlardı. Araçlarından inen iki genç asker, bana asker selamı vererek "Emret Komutanım!" dediler. O an, içimde tarif edilemez bir gurur ve sorumluluk hissi belirdi. Komutan olmak şüphesiz güzel bir duyguydu, ancak benim buradaki asıl amacım, bu genç vatan evlatlarının sadece bedenlerine değil, ruhlarına da şifa olmaktı. Onların psikolojik sağlamlıklarını korumak, benim için en öncelikli görevdi. Ben de onların selamına aynı şekilde karşılık vererek, beni bekleyen araca bindim. Henüz çok toy ve yeniydiler; askere yeni başlamış olmanın getirdiği acemilikleri her hallerinden belli oluyordu. Onları dikkatle inceliyordum. Özellikle bir tanesinin tırnaklarının etine kadar sıyrıldığını fark ettim; bu durum, yaşadığı stresi ve gerginliği açıkça ortaya koyuyordu. Yol boyunca, aracın içinde ciddiyetimizi koruyarak neredeyse hiç konuşmadık. Henüz görevime resmen başlamadan, onlarla samimi bir diyalog kurmam doğru olmazdı; profesyonelliğin gereği buydu. Askeriyedeki lojmanlardan birinin boşaldığını ve şans eseri bana tahsis edildiğini öğrendim. Eşyalarımı hızla lojmandaki daireye yerleştirdikten sonra, evin içinde yapılması gereken tadilatları gözden geçiredim. Şükürler olsun ki evde herhangi büyük bir sorun yoktu; hatta duvarların badanası bile yeni yapılmış gibi duruyordu. Tek eksik, eşyaydı. Onu da en kısa sürede temin etmeyi umuyordum. Üzerime tertemiz ütülü askeri üniformamı giyerek lojmanından çıktım. İlk durağım, birliğin komutanı olan Albay ile görüşmekti. Albay'ın odasına doğru kararlı adımlarla ilerledim. Kapıyı çalıp içeri girdiğimde, kendime güvenli bir şekilde selamımı verdim. O da gülümseyerek bana "Hoş geldin Teğmenim" dedi. Albay, ciddiyetini asla elden bırakmayan, ancak aynı zamanda espri anlayışı olan, sıcakkanlı bir komutandı. Kararnamemi incelerken odamın diğer askerler tarafından özenle hazırlandığını belirtti. Sonra, hafif bir gülümsemeyle, *"İlk seansı benden başlatmanı isteyeceğim teğmenim. Yıllardır hanımın bitmek bilmeyen dırdırından muzdarip bir albayı ancak senin gibi donanımlı bir psikolog paklar,"* diyerek esprili bir dille takıldı. Gülümseyerek karşılık verdim ama hemen ardından ekledi: *"Tabii önce buraların havasını bir soluman, birliği, düzeni ve personeli tanıman gerek. Acelemiz yok, önce öğrenme ve uyum sürecini tamamla."* Bu sözler beni rahatlatmıştı. Klinik psikoloji yüksek lisansım olsa da askeri sistem bambaşka bir dünyaydı ve hemen hasta kabul etmek yerine önce bu çarkın nasıl döndüğünü öğrenmem gerekiyordu. Lisanslı ve yüksek lisanslı bir klinik psikolog olmamdan dolayı muvazzaf subaylık eğitimimin ardından Teğmen rütbesine sahiptim. Albay'ın odasından çıkıp koridorda ilerlerken, Üsteğmen rütbesi taşıyan bir komutanla karşılaştım. Birbirimize selamlaştık. Kendisi benden kıdemli olduğu için, ben de ona "Komutanım" diye hitap ettim. Adının Levent Yıldırım olduğunu söyledi. Ben de kendimi tanıttım: *"Teğmen Menesa Öztürk, komutanım."* Psikolog olduğumu söylediğimde, gözlerindeki şaşkınlık ve merakla "Hoş geldiniz" diye ekledi ve herhangi bir şeye ihtiyacım olursa çekinmeden kendisini bulabileceğimi söyledi. Odama doğru yürürken birden aklıma takıldı; acaba neden kışladaki herkes bana bu kadar farklı bakıyordu? Çok mu genç veya toy duruyordum dışarıdan? Kumral saçlarım ve ela gözlerim vardı. Boyum 1.70'ti ve 55 kiloydum. Buradaki askerlerin hepsi maşallah dimdik, uzun boylu ve…