13.Bölüm
Yazar: Hanife

BARUT KOKULU SIRLAR Rehberlik odasının ağır, havası masa lambasının titrek ışığıyla birleşince, zaman kışlanın içinde adeta durmuş gibi hissettiriyordu. Menesa, sabaha kadar gözünü bile kırpmamıştı. Resmi nöbeti haftaya olmasına rağmen, Aras’ın ve timin gece yarısı ansızın operasyona çıktığını öğrendiğinden beri lojmandaki dairesinde duramamış, revirdeki nöbetçi personelin yanında, telsiz başında sabahlamıştı. Omuzlarında dünyanın tüm yükü varmış gibi hissediyordu. Kantin kapanmadan önce yanına aldığı atıştırmalık paketi masanın üzerinde açılmamış, öylece duruyordu. Boğazından tek bir lokma geçmiyordu; zihni Kahramanmaraş’ın o karanlık, çetin dağ patikalarında, Aras’ın ve askerlerin adımlarında geziniyordu. Tam o sırada telefonunun ekranı bir kez daha aydınlandı. Kaan’dan gelen mesaj, ekranda zehirli bir sarmaşık gibi belirdi: *“Hâlâ çıkmadın mı kışladan? Ne zaman geliyorsun bebeğim? Lojmanın oradaki nizamiyenin yakınlarında seni bekliyorum…”* Tiksintiyle telefonu ters çevirip masaya vurdu. Bu adamın yüzsüzlüğü ve sınır tanımaz saplantısı, ruhunu daraltan bir kafese dönüşmeye başlamıştı. Başını kollarının arasına gömdü. Sadece birkaç dakika zihnini susturmak istiyordu ama uykusuzluk bir karabasan gibi çöküyordu üzerine. *“Merkez, burası operasyon timi. Görev tamam. Kız kurtarıldı. Karargâha dönüyoruz.”* Telsizden yükselen o tok, yorgun ama bir o kadar otoriter ses, Menesa’yı oturduğu sandalyeden bir elektrik çarpması gibi yerinden sıçrattı. Aras’ın sesiydi bu. Yaşadığını, sarsılmaz bir güçle geri döndüğünü kendi kulaklarıyla duymak, kalbindeki o sabaha kadar süren amansız ağrıyı bir anlığına dindirdi. Saat dokuzu çoktan geçmiş, sabah güneşi kışlanın beton zeminini iyice ısıtmıştı. Hızla karargâh binasının bahçesine çıktığında, operasyon araçlarının nizamiye kapısından giriş yaptığını gördü. Toz toprak içindeki zırhlı araçlardan inen timin en önünde Aras yürüyordu; yüzüne bulaşan barut izleri ve kamuflajının içindeki heybetiyle her zamankinden daha sert, daha ulaşılmaz görünüyordu. Ancak sağ kolunun üst kısmındaki kanlı, alelacele sarılmış sargıyı fark ettiği an Menesa’nın nefesi boğazında kesildi. Adımları kendi iradesi dışında, büyük bir panikle ona doğru yöneldi. “Geçmiş olsun hepinize,” dedi, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak. “Çok şükür sağ salim geldiniz. Kız... İyi mi?” Aras adımlarını aniden kesti. Sertçe arkasına dönüp bakışlarını Menesa’ya çevirdi. Ama bu bakışlarda ne bir teşekkür ne de en ufak bir sıcaklık vardı. Dün bahçede bıraktığı o buz gibi, suçlayıcı ve mesafeli çift göz hapsine aldı genç kadını. Tek kelime bile etmedi. Menesa’yı orada, kışla bahçesinin ortasında sanki hiç var olmamış, hiçbir önemi yokmuş gibi bir yabancı gibi bırakıp revir binasına doğru ilerledi. Utku ve Demir yanına geldiğinde Menesa hâlâ o kırıcı bakışların yarattığı şokun etkisindeydi. Demir, Aras Yüzbaşı’nın o gencecik kızı kurtarmak için mermilerin önüne nasıl siper olduğunu, bir teröristin kurşununun kolunu sıyırıp geçtiğini heyecanla anlatırken Menesa’nın kulakları uğuldamaya başladı. Demir diğer askerlerin yanına gidince, Menesa hemen Utku’yu kolundan tutup kenara çekti ve fısıldadı: “Utku... Dün sana verdiğim o notu Aras Yüzbaşıya ilettin mi?” Utku’nun o neşeli yüzü bir anda suçlulukla düştü, elini hemen kamuflajının cebine attı. “Teğmenim! Ben onu tamamen unuttum ya! Operasyon haberi gelince akıl mı kaldı bende... Telaşla tamamen aklımdan çıkmış, kusura bakma ne olur,” diyerek buruşmuş kağıdı cebinde yokladı. Menesa’nın gözleri karardı. *Demek bu yüzden,* diye düşündü içinden. *Notu almadığı, gerçeği öğrenmediği için... Çardaktaki o adamı hâlâ sevgilim sandığı için yüzüme bile bakmıyordu.* Kalbinde garip, ezici bir sızıyla Aras’ın peşinden revire doğru yöneldi. Ancak kapı aralığından gördüğü manzara içindeki o sızıyı bir anda kıskançlık yangınına çevirdi. Görevli sağlık astsubayı hemşire, Aras’ın kaslı kolundaki yaraya pansuman yaparken haklı olarak yaranın üzerine doğru eğilmiş, oldukça yakın duruyordu. Menesa, içindeki…