112. Bölüm
Yazar: Hanife

Şafak Vakti Gelen Tehdit ve Aynadaki Kan Menesa, uykunun en korumasız, en derinliklerinde kâbuslarla çırpınırken, sabaha karşı komodinin üzerinde acı acı titreyen telefonunun vibrasyon sesiyle irkilerek uyandı. Karanlık odada yayılan o keskin ışık, bahar gözlerini kamaştırmıştı. Gözlerini kısarak, uykunun o kurşun gibi ağır sersemliğiyle ekrandaki mesajı okumaya çalıştı. Metni bitirdiğinde, donakaldı: > **"Şu an hayattaysan gizli dosya sayesinde. Eğer sevdiklerine zarar gelmesin istiyorsan o dosyayı bize ver Üsteğmen... Bu arada evleneceğini duyduk, Yüzbaşıya selam söyle...!"** > *Gönderen: Bilinmeyen Numara* > Menesa, gözleri bulanık bir halde ekrana bakarken nefesinin boğazında düğümlendiğini hissetti. Bir an yine o bitmek bilmeyen kâbuslarından birinin tam ortasında olduğunu zannetti. "Bu da ne şimdi? Rüyada mıyım ben?" diye mırıldandı kısık, titreyen bir sesle. Hemen telefonun üst köşesindeki saate baktı; ekran **05:00**’ı gösteriyordu. Şafak söküyordu ama onun dünyası zifiri karanlığa bürünmüştü. Gözlerini hızla kapatıp açarak mesaja bir kez daha baktı, harfler yerli yerindeydi. İnanmak istemezcesine sol kolunu tırnaklarıyla sertçe çimdiğe oturtu. Canının sızısıyla birlikte etinden kopan o acı, ona acımasız bir gerçeği fısıldadı: Rüyada değildi. her şey, iliklerine kadar gerçekti. "Allah kahretsin... Gerçekmiş ya," diye fısıldadı, odanın tavanına bakarak. Gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülmeye başlarken, içindeki isyan büyüdü. "Bitmiyorlar... Bitmiyorlar bir türlü! Alın canımı artık, kurtulayım sizden de bu pisliklerinizden de... Offf!" Yataktan doğrulmaya çalışırken eli ayağı zangır zangır titriyordu. Parmak uçlarına kadar buz kesmişti. Kendi kendine, odanın sessizliğinde çaresizce konuşmaya başladı: "Gizli dosya nerede ben bilmiyorum ki... Babam Halis biliyordu. Ne var o dosyanın içinde, neyi sakladı bilmiyorum... Tek bildiğim, vatanı için canını veren o kahraman adamın o dosyayı canı pahasına, namusu gibi koruduğu. Önce babamla tehdit ettiniz, olmadı. Gerçek annemi, babamı buldum, yine oyunlar oynadınız, yetmedi! Şimdi Aras kaldı bir tek... Beni şimdi de onunla, sevdiğim adamın canıyla mı tehdit ediyorsunuz Allah’ın cezaları?!" İçindeki boğulma hissini yok etmek, sakinleşmek adına yataktan fırladı ve odasındaki küçük banyoya doğru adımladı. Aynanın önüne geldiğinde, titreyen elleriyle musluğu açtı. Avuçlarına doldurduğu soğuk suyu defalarca yüzüne çarptı ama nafileydi; kalbinin yangını sönmüyordu. Islak yüzünü kaldırıp aynadaki aksine baktı. Gözlerindeki o korku, o köşeye sıkışmışlık hissiyle yüzleşmek bu sefer canını her zamankinden daha çok yakmıştı. Aras’ın canı söz konusuydu. Onu koruyamama ihtimali, zihnindeki tüm ipleri kopardı. "Aaaa!..." İçindeki amansız öfke ve sinir kriziyle birlikte, sağ yumruğunu aynanın tam ortasına, kendi aksine doğru fırlattı. Büyük bir gürültüyle patlayan ayna paramparça oldu. Keskin cam kırıkları etrafa saçılırken, sağ elinin boğumlarından sızan taze, sıcak kanlar beyaz lavabonun içine, suyun akıntısına doğru damlamaya başladı. Menesa, elinin acısını bile hissetmeyecek kadar uyuşmuştu. Dizlerinin bağı çözüldü, lavabonun kenarına tutunarak soğuk fayansların üzerine çöktü ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Banyodan yükselen o şiddetli şangırtı sesini duyan Baha ve Zeyno, yataklarından fırladıkları gibi fırtına misali Menesa’nın odasına koştular. Diğer yanda Ayşen ise, kıyamet kopsa duymayacak o derin uykularından birindeydi; kollarını iki yana açmış, olan bitenden habersizce uyumaya devam ediyordu. Menesa, banyo zemininde dizlerini göğsüne doğru çekmiş, cenin pozisyonunda oturuyordu. Yaralı elini sol eliyle bastırmış, bacaklarının arasına sıkıştırmıştı. Ruhundaki o amansız sıkışmışlık ve Aras’ı kaybetme korkusu, bedenindeki fiziksel acıyı tamamen felç etmişti. Zeyno, banyonun kapısından içeri adım atıp yerdeki irili ufaklı cam kırıklarını, lavaboya süzülen kan damlalarını ve Menesa’nın o darmadağın halini görünce dehşet içinde şoka girdi: "Menesa! Ne oldu, neyin var?!" diye çığlık at…