110. Bölüm
Yazar: Hanife

Müjdeli Haber ve Pembe Bir Utanç Menesa, Aras’ın dizlerindeki o emniyetli ve huzurlu limanda derin bir uykuya teslim olmuşken, dairenin kapısı birden keskin ve ısrarlı bir şekilde yankılandı. Menesa’nın uykusu zaten her zaman bir kuşunki kadar hafifti; tetikte yaşamaya alışmış askeri ruhu, bu ani sesle irkilerek uyandı. Gözlerini hızla açıp panikle Aras’ın dizinden kafasını kaldırdı. Saçları omuzlarından etrafa savrulurken, kalbi göğüs kafesinde delicesine vuruyordu. Elinin tersiyle gözlerini ovuşturup kapıya doğru bakarken: "Kesin... Kesin Ayşen geldi," diye mırıldandı, sesindeki uyku sersemliğini atmaya çalışarak. Aras, kızın bu ani telaşını yatıştırmak ister gibi elini omzuna koydu, ses tonunu olabildiğince yumuşattı: "Tamam sevgilim, sakin ol... Telaş yapma, ben bakarım kapıya," dedi. Koltuktan heybetli gövdesiyle doğrulup koridora doğru yöneldi. Dış kapıya varınca, alışkanlık gereği önce kapının deliğinden dışarıya, koridorun loş ışığına baktı. Gördüğü kalabalık yüz simalarıyla birlikte yüz hatları gevşedi, ardından kilidi çevirip kapıyı iki yana açtı. O sırada arkasından merakla ve parmak uçlarında yürüyerek gelen Menesa da koridora çıkmış, Aras’ın o geniş, güven veren omuzlarının arkasına saklanarak başını uzatmıştı. Aras kapıyı tamamen açtığında karşılaştıkları manzara tam bir cümbüştü. Önde Ayşen, onun hemen arkasında mahcup bir tavırla duran Baha ve Zeyno, en arkada ise elinde devasa bir karton kutu taşıyan Utku duruyordu. Hepsi bir ağızdan neşeyle bağırdı: "Biz geldiiik!" Menesa, dün gece büyük bir gerginlikle evden ayrılan ve aralarının bozuk olduğunu düşündüğü Baha ile Zeyno’yu karşısında görünce şaşkınlıktan donakaldı. Kaşlarını hayretle kaldırarak: "Siz... Siz gitmemiş miydiniz? Ben biletlerinizi aldınız, şehirden ayrıldınız sanıyordum," dedi. Zeyno, Menesa’nın bu şaşkın ve hafif kırgın ses tonunu duyar duymaz adeta ileriye atıldı. Antreye adım atar atmaz kollarını Menesa’nın boynuna doladı, ona sıkıca sarıldı: "Gideceğiz kuzum, yarın sabah erkenden işimiz olduğu için döneceğiz memlekete... Ama ben seninle böyle küs, kırgın bir şekilde hayatta gitmem, gidemem. Hem... Sana öyle muhteşem bir müjdeli haberimiz var ki! Tabii... Dünkü eşekliğimiz için bizi affedersen..." Menesa, en yakın dostlarının o samimi ve sıcak sarılışı karşısında içindeki tüm o kırgınlığın, dünkü öfkenin buz gibi eridiğini hissetti. Yüzünde sıcacık, samimi bir gülümseme belirdi: "Madem hatanızı anladınız, kendinizi affettirmeyi bildiniz... Affediyorum sizi!" dedi. Ardından iki kolunu birden yana doğru kocaman açarak neşeyle bağırdı: "Gelin buraya şapşallar!" Baha ve Zeyno aynı anda öne doğru atılıp Menesa’nın kolları arasına sığındılar. Tam o sırada Ayşen de bu duygusal anı kaçırmak istemeyerek araya girdi, kollarını Zeyno ve Menesa’nın sırtına dolayarak gruba dahil oldu. Antrede adeta bir sevgi yumağı oluşmuştu. Aras, sırtını duvara yaslamış, kollarını göğsünde bağlamış bir halde bu manzarayı izliyordu. Menesa’nın arkadaşlarıyla arasının düzelmesine, yüzündeki o gölgenin kalkıp yerine neşenin gelmesine içten içe o kadar mutlu olmuştu ki, gözlerinin içi gülüyordu. Menesa sarılmayı bırakıp nefes nefese dostlarını içeriye buyur etti: "Hadi, hadi girin içeri, kapıda kalmayın öyle." O sırada Utku, kollarının arasında taşıdığı o kocaman, ağır karton kutuyu taşımaktan yorulmuş bir halde koridorun köşesine, duvar kenarına dikkatlice bıraktı. Ayşen ve Zeyno hızlıca ayakkabılarını çıkarıp çantalarını antredeki vestiyere fırlattıktan sonra cıvıl cıvıl seslerle salona geçtiler. Salondaki yerleşim tam bir aile meclisi gibiydi. Menesa ve Aras, her zamanki gibi yan yana, o geniş koltuğa oturdular; Aras’ın eli gayriihtiyari Menesa’nın arkasındaki koltuk kenarına yerleşmişti. Tam karşılarındaki üçlü koltukta Ayşen, Baha ve Zeyno yan yana dizilmişlerdi. Utku ise odanın köşesindeki tekli konforlu koltuğa yerleşip derin bir nefes aldı. Menesa’nın gözü hâlâ koridorda duran o devasa kutudaydı. Aklına takılan o muzip soruyu daha fazla tutamayarak Zeyno’ya doğru eğ…