109. Bölüm
Yazar: Hanife

Sinsice Sızan Zehir ve Güvenli Liman Yaz mevsiminin o uzun, parlak günlerinden biriydi. Güneş, Maraş sırtlarındaki askeri lojmanların üzerine henüz batmaya niyet sarmamış bir kor gibi tepede asılı duruyor, etrafı yakıcı ama dingin bir ışıkla yıkıyordu. Aras’ın arabası lojmanın bahçesine yanaşıp durduğunda, ikisi de yol boyunca yaşadıkları o büyük duygusal patlamanın yorgunluğuyla derin birer nefes aldılar. Kapılarını açıp aynı anda arabadan indiklerinde, aralarındaki o gergin, puslu hava tamamen dağılmış, yerini birbirini anlayan iki ruhun sükunetine bırakmıştı. Aras, arabanın tavanının üzerinden Menesa’ya doğru baktı. Gözlerinde az önceki o fırtınalı öfkeden eser kalmamış, yerini gurur dolu, hayran bir parıltı almıştı. Dudakları hafifçe kıvrıldı: "Bu arada tebrik ederim mor çiçeğim... Duydum ki o tozlu parkuru tam 40 saniyede tamamlamışsın." Menesa, üzerindeki tozları elinin tersiyle bir kez daha silkeleyerek gururla omuz silkti. Gözleri muzipçe parıldıyordu: "Ah, sorma Barut Kokulum! Eğer üzerimde o kaba askeri üniforma ve postallar yerine rahat bir spor kıyafetim olsaydı, o süreyi çok daha aşağıya indirirdim ya, neyse... Ama o cadıyı, o kibirli teğmeni tüm taburun önünde öyle bir yendim ya, inan benim için bundan daha büyük bir zevk, daha büyük bir haz yok bu dünyada!" Aras arabayı kilitleyip kızın yanına doğru yürürken hafifçe kaşlarını kaldırdı: "Senin o askeri parkuru bu kadar iyi bildiğini, o kadar çevik olduğunu bilmiyordum sevgilim. Şaşırttın beni." Menesa kıkırdayarak Aras’ın yanına sokuldu: "Aslına bakarsan ben de bilmiyordum sevgilim! Pek bir ön hazırlığım yoktu, tamamen etapları anlık görerek, reflekslerimle yaptım. Ama düşününce, buraya geldiğimden beri o kadar aksiyon, o kadar heyecan yaşadım ki... Doğal olarak idmanlı sayılırım artık, değil mi?" "Vay be..." dedi Aras, hayranlığını gizleyemeyen bir ses tonuyla. "Bak sen şu benim güzel sevgilime... İlk defa o zorlu parkura çıkmasına rağmen 40 saniye... Gerçekten çok, hem de çok iyi bir süre." Menesa başını gururla dikti, gözlerinin içi gülüyordu: "Eee Aras Bey, beni henüz tam olarak tanıyamamışsınız demek ki. Ben asla kaldıramayacağım, altından kalkamayacağım taşın altına elimi sokmam." Aras, kızın bu kendinden emin, dik duruşuna daha fazla dayanamayarak uzandı ve onun narin, sıcak elini parmaklarının arasına alıp sıkıca kenetledi. Birlikte lojmanın büyük, demir kapısına doğru yürümeye başladılar. Aras’ın zihninin bir köşesinde hâlâ o şerefsiz Mert’in ismi ve varlığı dönüp dursa da, mor çiçeğini daha fazla germemek, onun az önce tetiklenen o eski travmasını yeniden canlandırmamak için bunu asla dışarıya belli etmiyordu. Şimdilik bu konuyu zihninin karanlık odalarından birine hapsetmişti. Binaya girip asansöre bindiklerinde, aynalı kabin yavaşça yukarı doğru tırmanmaya başladı. Menesa, elindeki çantayı düzelterek Aras’a döndü: "Aras, diyorum ki akşam yemeğine bana gel. Utku’yla Demir’i de çağıralım, hep birlikte bizim evde yiyelim, olur mu?" Aras, asansörün aynasından nişanlısının toz içindeki saçlarına ve yüzüne bakarak gülümsedi: "Olur mor çiçeğim... Hem çocuklarla beraber şu düğün hazırlıkları, nikah işlemleri hakkında da detaylıca konuşmuş oluruz, iyi fikir." "Tamam, harika, konuşuruz Barut Kokulum," dedi Menesa, parmak uçlarında yükselip onun omzuna başını yaslarken. "Görüyorsun halimi, saçım başım, her yerim toz toprak içinde kalmış. Eve girer girmez güzel bir duş alayım, kendime geleyim. Siz de o sırada hazırlanın, sonra gelirsiniz." Aras, kızın saçlarından yayılan o hafif toz kokusuna rağmen içindeki o derin aşkla yutkundu. Ses tonu aniden ciddileşip derinleşti: "Şu nikahı kıyalım, evlenelim de Menesa... Yemin ederim senden bir dakika bile ayrılmayacağım. Her mesai bitiminde böyle ayrı dairelere geçmek, ayrı kapıların ardında durmak bana artık çok zor geliyor." Menesa, onun gözlerindeki o sonsuz aidiyet duygusunu görünce içi titredi. Elini adamın yanağına koyup şefkatle okşadı: "Evleneceğiz sevgilim, çok az kaldı... Birazcık daha sabret. Söz veriyorum san…