107. Bölüm
Yazar: Hanife

Meydan Okuma ve Tozlu Parkur Karargah binasının birinci katındaki o geniş, askeri yeşil perdelerle kaplı odasında Üsteğmen Menesa Öztürk, önündeki kalın personel raporlarına odaklanmaya çalışıyordu. Üzerindeki bembeyaz doktor önlüğü, omzundaki üsteğmen rütbeleriyle tezat oluştursa da ona ayrı bir asalet katıyordu. Kaleminin çıkardığı tok ses odada yankılanırken, kapı aniden sabırsız ve cüretkar bir şekilde çalındı. Menesa daha "Gir" emrini vermeden kapı yavaşça aralandı. "Girebilir miyim?" O ukala, lise yıllarından beri ruhunu daraltan o pürüzsüz ama tekinsiz sesi duyduğu an Menesa’nın parmakları arasındaki kalem buz kesti. Başını yavaşça kapıya doğru çevirdiğinde, karşısında dün gece suratına kapıyı çarptığı Mert Kılıç’ı gördü. Adam, üzerinde sivil, pahalı kıyafetleriyle, sanki bir askeri karargahta değil de lüks bir kafedeymiş gibi rahat adımlarla içeri süzülüyordu. Menesa’nın gözleri öfkeden kısıldı, oturduğu sandalyede dikleşti: "Senin ne işin var burada?! Buraya, benim odama girmene kim izin verdi? Derhal dışarı çık!" Mert, kızın bu sert tepkisini hiç umursamadan arkasındaki ahşap kapıyı yavaşça kapattı. Ardından, masanın önünde duran boş sandalyelerden birine, son derece pişkin bir rahatlıkla yerleşti. Bacak bacak üstüne atarak sırıttı: "Psikolog değil misin sen Menesa? Ben de bir sivil olarak danışmaya, görüşme yapmaya geldim işte. Fena mı?" Menesa ellerini masaya koyup öne doğru eğildi, ses tonu bir subayın tüm ağırlığını taşıyordu: "Bak Mert! Burası senin o sivil hayatındaki gibi kafana göre elini kolunu sallayarak gelebileceğin bir yer değil! Karşında çocukluk arkadaşın yok, bir Türk subayı var! Ayağını denk al ve şimdi tek bir kelime etmeden defol git bu odadan!" Mert, gözlerini kızın parmağındaki mor çiçekli nişan yüzüğüne dikti, dudak kenarı kıvrıldı: "Biliyorum Üsteğmenim, kusura bakmayın... Ama ne yapayım, geçmiş yılların hatrına, eski bir hukuka dayanarak geldim. Dün gece o lojman kapısını yüzüme o kadar sertçe kapattığınızda... Sizi hâlâ ne kadar derinden etkilediğimi, beni görünce nasıl paniklediğinizi kendi gözlerimle gördüm. Demek ki hâlâ bir yerlerde izim duruyor." "Senin karşında artık yıllar önceki o savunmasız, korkak Menesa yok Mert Kılıç!" dedi Menesa, dişlerinin arasından tıslayarak. Öfkeden kalbi küt küt atıyordu. "Burası kışla, karargah! Seni buraya, bu koridorlara kadar nasıl aldılar, nizamiyeden nasıl geçtin hayret ediyorum doğrusu!" Mert arkasına yaslanıp lakayıt bir tavırla güldü: "Merak etme ufaklık, 'sevgili' torpiliyle girdim içeri. Bilirsin, ben güzel, hırslı kızların hastasıyım. Onlar da benim... Buraya kadar gelmişken, yıllardır kafamı kurcalayan, merak ettiğim küçük bir şey var; onu sorup öyle gideceğim." "Çıkar mısın dışarı?! Senin gibi aşağılık bir pisliğin tek bir sorusunu dahi dinlemek istemiyorum!" diyerek masaya vurdu Menesa. "Eğer sabrımı daha fazla zorlarsan, şu masadaki dahili telefonu kaldırırım ve tek bir sözümle hakkında askeri alanda izinsiz bulunmaktan soruşturma açtırırım! Bedeli ağır olur, haberin olsun!" Mert, yerinden hafifçe öne doğru atılarak o eski, zehirli egosunu kusmaya başladı: "Sadece şunu merak ediyorum hırçın kız... O lise yıllarında, okulun en yakışıklı, en popüler, herkesin peşinden koştuğu adamı olmama rağmen... Neden beni hiç istemedin? Neden seni her köşeye sıkıştırdığımda beni nefretle reddettin? Bak, eğer o zaman biraz akıllı olsaydın, şu an parmağına o yüzüğü takan o hırçın Yüzbaşı değil, ben olabilirdim." Menesa, adamın bu iğrenç özgüveni karşısında tiksinerek yüzünü buruşturdu: "Sen gerçekten iflah olmaz bir ergensin Mert... Sen aşağılık, kibirli, sapık ve kendini beğenmiş herifin tekisin! Lisede de öyleydin, aradan yıllar geçmiş hâlâ o lağım zihniyetindesin! Benim on tane kalbim, on tane ömrüm olsa, bir saniyesini bile senin gibi bir yaratığa vermem! Şimdi defol odamdan!" diyerek avazı çıktığı kadar bağırdı: "ASKER!" Kapı anında hızla açıldı, nöbetçi asker içeri girip hazır ola geçti: "Emredin komutanım!" "Bu adam... Bir daha asla benim odamın kapı…