96. Bölüm
Yazar: Hanife

İtirafın Sıcağında ve Kırık Kalplerin Gölgesinde "Mutluluk, sorunların olmaması demek değildir; onlarla başa çıkabilme yeteneğidir." — Steve Maraboli Aras’ın ardında sadece ağır, çaresiz bir sessizlik bırakarak yatak odasından çıkıp gitmesiyle Menesa’nın o dimdik duran omuzları yavaşça çöktü. Kapının kapanma sesi, genç kadının yüreğinde bir kor gibi patlamıştı. Ona böyle acımasızca çıkışmak, içindeki kırgınlığı zehirli oklara dönüştürüp kalbini acıtmak aslında onun da canını yakıyordu. Kalbinin tam ortasındaki o derin çatlağı, uğradığı haksızlığı ve o terk edilmişlik hissini bir türlü unutamadığı için bu denli hırçın bir tavır alıyordu. Doğası gereği, sevmediği bir insana bu kadar büyük bir öfke kusamazdı; tepkilerinin büyüklüğü, Aras’a olan sevgisinin büyüklüğünden, ona olan amansız tutkusundan ileri geliyordu. Oturduğu yatağın kenarında yorgun bir nefes alırken içindeki o mağrur kadın fısıldadı: *“O kadar kolay değil Barut Adam... Öyle hemen teslim bayrağını çekmeyeceğim. Seni biraz süründüreceğim. Beni fırtınanın ortasında yapayalnız bırakıp ölümün koynuna girmeye kalkışmak neymiş, sana tek tek göstereceğim. Ama... Asıl merak ettiğim başka bir şey var. Kafasındaki o kurşun izi... Ben o izin geçmişteki bir operasyon hatırası olduğunu sanırken, kafasının içinde yaşayan o ölümcül çekirdekten tamamen habersizdim. Neler yaşadın sen Aras... Ne büyük acılar çektin tek başına, offf!”* Menesa, içindeki sesleri susturmaya çalışarak gardırobuna yöneldi. Üzerindeki pijamalardan sıyrılıp tiril tiril, yazlık, lacivert renkli şık bir gömlek giydi. Altına aynı kumaştan, asil duran bir pantolon geçirdi. Ayağındaki sızıyı kamufle etmek adına lacivert renkte düz, şık kundura ayakkabılarını seçti. Krem rengi kol çantasını da eline aldığında aynadaki aksine baktı. Karşı dairede ise Aras, yatak odasının dar duvarları arasında öfkeyle ve çaresizlikle kendi kendini yiyip bitiriyordu. Ellerini saçlarının arasından geçirip hırsla söylendi: "Bana çok kırılmış... Öyle haklı ki, nasıl tamir edeceğim şimdi o güzel kalbini? Ne yaptın sen Aras? Koruyacağım derken mor çiçeğini çok üzdün, paramparça ettin..." diye kendine kızıyor, içindeki pişmanlık dalgası her geçen saniye daha da büyüyordu. O esnada Menesa, salonda hâlâ mışıl mışıl uyuyan Ayşen’i uyandırmamaya özen göstererek banyoya geçti. Islak saçlarını arkada sıkı bir topuz yaptı. Aynaya yaklaştığında, boynundaki o mor, çirkin ip iziyle yeniden yüzleşti. Çantasından çıkardığı yoğun kapatıcılıklı fondöteni parmak uçlarıyla o hassas bölgeye yavaşça sürerek morluğu tamamen gizledi. Yaşadığı o dehşet verici nehir kazasından dolayı bugün, yani cuma günü resmi olarak izinliydi. Ancak evde oturup düşünmek istemiyordu; bugün mahkemeye gidip, canı pahasına kendisini kurtaran ve adalete sığınmak isteyen Erdem’in yanında durması gerekiyordu. Menesa, çantasını omzuna takıp yavaşça dairenin kapısını çekti ve koridora adım attı. Lojmanın sessiz koridorunda kapının kapanma sesini ve ardından asansörün çağrılma zilini duyan Aras, askeri bir refleksle kapıya doğru fırladı. Kapıyı açtığında Menesa’nın asansörün kabinine binişini gördü. Vakit kaybetmeden ayağına çarpan ilk ayakkabıları giydi ve asansörü beklemek yerine merdivenlerden aşağıya doğru adeta uçarcasına inmeye başladı. Menesa, asansörden inip lojmanın güneşli bahçesine çıktığında, derin bir nefes almak istedi. Ancak arkasından gelen sert adımların sesini duymaya kalmadan, Aras’ın güçlü eli bileğini kavradı ve onu durdurdu. Aras, nefes nefese genç kadının önünü keserken gözlerinde endişeli bir parlaklık vardı: "Menesa! Nereye gidiyorsun böyle giyinmiş süslenmiş? Hem senin ayak bileğin acımıyor mu, nasıl basıyorsun o ayakkabılarla?" Menesa, kolunu sertçe çekerek Aras’ın elinden kurtardı ve mesafesini korudu: "İşim var Yüzbaşı... Ayağım gayet iyi, akşama göre çok daha iyi düzeldi. Şimdi gitmem lazım, acelem var, önümden çekilir misin?" "Sen farkında mısın Menesa?" dedi Aras, ses tonunu kontrol etmeye çalışarak. "Dün gece ölümün kıyısından döndün, büyük bir olay…