Benimle kayboldun
Yazar: Eflal

Hayatınızda kaç defa her şeyin bittiğini, devam edemeyeceğinizi düşündünüz? Ya da neden düşündünüz? Akademik kaygılar mı, acı kayıplar veya hayatın anlamsızlığı mı? Bizi ölüme sürükleyen neydi? Gençliğimizin baharında ölümü düşündüğümüz için bizler mi utanmalıydık, yoksa bize bunları düşündürenler mi? Çok soru sordum, biliyorum. Kusura bakmayın. Kafamda o kadar soru var ki hangisinden başlamam lazım bilmiyorum. Uçurumun kenarında bunları düşünmemem lazım belki de. Hissizce etrafı izledim. Ayaklarımın altındaki şehri. Işık kirliliği ne kadar çirkin duruyordu, ya da ben ölürken onların yaşaması canımı sıkıyordu. Başımı yukarı kaldırdığımda Ay’ın güzelliğiyle karşılaştım. Dünya’nın zıttına daha çekilebilir duruyordu. Eşsiz. Bir adım atıp uçurumun ucuna biraz daha yaklaştım. Ne kaldı ki şurada ölüme? Beni hâlâ tutan ne? Belki de son kez nefes almak, gözlemlemek, hissetmek. Ağlarım sanmıştım buraya gelirken. Hayır, ağlamıyorum. Zaten bu kararı uzun zaman önce vermiştim. Tüm acılar son bulacakken neden ağlayayım? Ardımdan, uzaklardan gelen ses ilişti kulaklarıma. Birinin varlığını hissetmek üşüttü içimi. Önüme gelen saç tutamını itip arkama baktığımda bir kız gördüm. Elinde tuttuğu kraker paketinden bir kraker alıp ağzına attı. Kaldırımda hoplaya zıplaya evine gidiyordu büyük ihtimalle. Saçından yere düşen tokayla durdu. Elini üzerine silip eğilerek tokayı yerden aldı. Doğrulduğunda göz göze geldik. Kaşlarını çatıp ne yapmaya çalıştığımı çözüyordu. Önüme dönüp gözlerimi çektim ondan. “Yıldızları izlemek için daha güzel bir yer biliyorum. Orası rahat durmuyor.” Yıldızlar umurumda bile değildi. Manzara izliyorum sanıyordu. Yanlışını düzeltmedim. Bir adım daha attığımda dengede durmakta zorlanıyordum. Hızla yanıma koşup koluma yapıştı. Kendimi ondan kurtarmaya çalışırken beni geri çekerek çimlerin üzerine itti. “Ne yapmaya çalışıyorsun? Öleceksin!” “Amacım zaten o.” Ağzımın içinde mırıldandım. “Neden engel oluyorsun bana? Senlik bir durum yok.” “Var!” dedi çatık kaşlarla bana bakarken. Üzerindeki kareli kahve gömlek kot şortunun üzerine dökülüyordu. Üzeriyle aynı saçları omuzlarında biten, küt bir modeldi. Siyah gözleri ateş saçıyordu. “Kendine zarar vermene izin veremem.” Düştüğüm yerden doğrulup ayağa kalktım. Üzerimi silkeleyip ters ters baktım ona. “Neden? İyilik meleği falan mısın sen?” “Bunun melek olmakla alakası yok.” Yüzünü buruşturdu. “Bunu neden yaptığınızı anlamıyorum.” “Beni tanımıyorsun.” dedim sadece. Beni tanımamasına rağmen neden engel oluyordu? Tanısaydı kaçardı benden. Omuz silkti. “Doğru.” “O zaman neden umursuyorsun?” “Tanımadığım insanların başına kötü bir şey gelmesini istemem için önce onları tanımam gerekiyor.” dedi. “Seni tanımıyorum ve bunu hak ettiğini sanmıyorum.” “Boş edebiyat yapıyorsun.” Ayağa kalkıp kenara ittim onu. Tekrar ayaklarımın altına serilen şehre baktım. Milyon tane şey söyledi ama dinlemedim. Ne çok konuşuyor bu da. İleriye doğru adım atacağım sırada kolumu tuttu sıkıca. Gözlerim ilk önce beni tutan eline, sonrasında ise gözlerine döndü. Korku muydu bu gördüğüm? , korkuyor muydu? “Yapma.” dedi. “Seni bekleyen bir ailen, arkadaşların, dostların—” “Kimsek yok, anlıyor musun?” Kolumu sertçe ondan kurtardım. Sinirle yükselen sesim geri adımlamasına neden oldu. Üzerine gittim. “Ailem yok, arkadaşlarım yok, beni evde bekleyen tek şey kanımı emmek için nöbet tutan sivrisinek.” “Ben merak ediyorum!” dedi birden. “Seni tanıyorum okuldan. Yan sınıftasın. Kimseyle konuşmaz etmezsin, havalı takılan tiplerden. Defalarca seninle konuşmak için uğraştım ama umurumda bile olmadı.” “Havalı mı?” Yüzümü buruşturdum. “Amacım havalı olmak değildi. Sadece…” Burnumdan bir nefes verip vazgeçtim. “Siktir etsene, ne dersen de.” Çimlerin üzerine oturup ayaklarını uzattı. “Burada.” Elini yere vurdu. “Sabaha kadar ağlarım.” “İyi.” Arkamı döndüm ona. “Zırlamanı duymaktansa ölürüm.” “Ölürsen daha çok ağlarım!” “Manyak mısın kızım?!” Gece gece beni bulurdu bunlar zaten. Ardıma baktığımda harbiden ağlayacak gibi duruyordu. E…