Bölüm 6
Yazar: matacoope

Gözlerimi açtığımda odanın içine sabah ışığı dolmuştu. Hastaneden çıkalı iki hafta olmuştu. Mırmır’ı kafamın üstünden alıp yastığın üzerine bıraktım. Hala mışıl mışıl uyurken, arada bir bıyıklarını hareket ettiriyordu. Yüzümü ovuşturup ayağa kalktım. Bugün büyük gündü. Müdire Ariel’in hesaplamalarına göre, değişim öğrencileri akşamüstü Akademi’ye gelecekti, tabii hava koşulları buna müsade ederse. Gerinip esnerken artık acımayan göğsümü ovuşturdum. Artık nefes almak acıtmıyordu. Yani gerçekten iyileşmiştim. Sallana sallana kıyafet sandığına doğru gittim. Kapağı kaldırınca, üst üste yığılmış elbiseler karşıma çıktı. Ne kadar büyüyle çalışıyor olsa da benim dağınıklığıma karşı gelememişti. Bugün biraz daha özenli görnümem gerekiyordu. Değişim öğrencilerinin gelişi demek, Akademi’nin tarihinde yeni bir sayfanın açılması demekti. En azından müdire Ariel öyle söylemişti. Her zamanki temiz kıyafetleri çıkarıp yatağa atınca Mırmır uyandı. Yastığın üzerinde gerilip, pençelerini yastığıma sapladı. “Mırmır!” “Miyav.” yarı uykulu gözlerle bana baktı, sonra tekrar patilerini yüzüne kapatıp uyumaya devam etti. Ona imrenerek baktım. Hastanede kaldığım sürece yanımda kıvrılıp uyumuştu. Leyla ve Reza’ya sorduğumda ise, onun hastanenin kedisi olmadığını söylemişlerdi, bu yüzden onu yanıma almaya karar vermiştim ve bu kararımdan hiç pişman değildim. Aynanın karşısına geçtiğimde, saçlarım darmadağın bir şekilde omuzlarıma dökülüyordu. Aceleyle taradım, sonra ince bir kurdeleyle topladım. Ortaya çıkan görüntü mükemmel sayılmazdı ama en azından dağınık veya kötü görünmüyordum. Belki biraz soluktum. Makyaj malzemelerine uzanıp yüzüme renk katmaya karar verdim. Ne zaman soluk görünsem biraz allık allık ve rimel kurtarıcım oluyordu. Makyajımı tamamladıktan sonra masanın köşesine yığılmış defter ve notları alıp çantamın içine tıkıştırdım. Özellikle Büyü Teorisi notlarımı yanımda aldım; bugün değişim öğrencilerinin gelişi kadar dersler de aksamayacaktı. Mırmır aniden kalktı ve yere atlayıp silkelendi. Ben yokken odada durmak gibi bir huyu yoktu. Ben ne zaman çıksam o da çıkıyor, küçük maceralar yaşadıktan sonra uyku vaktinde tekrar geliyordu. Kapıyı açarken ilk önce onun çıkmasına izin verdim. Önden yürüyüp kuyruğunu dikmeden önce sevecen şekilde bacaklarıma sürtündü. Küçük tüy yumağı, çoraplarımı mahvederken güldüm. “İyi gezmeler!” Bana bir kez bakıp miyavladıktan sonra pıtı pıtı yoluna devam etti, bense koşar adımlarla yemekhanenin yolunu tuttum. Yemekhaneye giden koridor portrelerle doluydu. Aslında, Akademideki neredeyse tüm duvarlar, yüzyıllardır asılı duran çerçeveler tarafından istila edilmişti. En eski portreler, İlk İmparatorluklar Dönemi’nden kalmaydı. O dönemden kalan boya tekniği, bugünkü büyüyle harmanlanmış resimlerin aksine, tuvallere çok korkunç bir hava katıyordu. Fırça darbeleri o kadar garipti ki, renklerin altından tuhaf çizgiler kendini hemen belli ediyordu. Özellikle İlk İmparatorluklar Dönemi’nden kalan portrelerde hareketler mevcuttu. Bazen yerlerini başka portreden birisiyle değiştirirler, günlerce ortadan kaybolurlar sonra da hiçbir şey olmamış gibi tekrar eski pozisyonlarına geri dönerlerdi. Fakat o dönemden sonra yapılan hiçbir portrede bu tür özellikler yoktu. Yemekhaneye yaklaştıkça, içerden gelen kahkahalar ve tabak çanak sesleri daha net duyuluyordu. Kapıyı araladığımda yoğun bir kahvaltı kokusu burnuma doldu. Taze ekmek, bal ve hafif baharatlı çayın kokusu karnımın guruldamasına neden oldu. Masalar oldukça kalabalıktı ve çoğu değişim öğrencilerinden bahsediyordu. Tepsimi alıp sıraya girdim. Önümdeki öğrenciler de kendi aralarında heyecanlı heyecanlı kimlerin geleceğine dair teoriler üretiyordu. “Acaba hangi ülkelerden gelecekler?” diye fısıldayan sesler, “Bize mi katılacaklar yoksa üst sınıflara mı?” diye merak edenler… Havanın içinde bir beklenti vardı. Sıra bana geldiğinde tabağıma kalınca kesilmiş siyah ekmek dilimleri, yanında sert bir keçi peyniri ve tereyağı aldım. Köşede duran küçük kil çömleklerden bal süzüp ek…