Bölüm 1
Yazar: matacoope

Kara Kütüphane’de oturmuş, gece serinliğinin tadını çıkartıyordum. Dışarıda yağmur usul usul yağıyordu, pencereden süzülen damlalar camda küçük yollar yaparak akıyor, renkli pencerelere daha mistik bir hava katıyordu. Kütüphane neredeyse karanlıktı. Sadece eski pirinç şamdanlarda yanan birkaç mumun alevleri titredikçe gölgeler kıpır kıpır ediyordu. Masamın üzeri tam bir kaostan ibaretti. Eski parşömenler, kurumuş mürekkep ve deri ciltli kitaplar her yeri kaplamıştı. Üzerimdeki siyah kalın cübbeye daha sıkı sarıldım. Akademinin en soğuk yeri kütüphaneydi. Tam soğumaya yüz tutmuş çaya uzanacakken dışarıdan gelen boğuk sesler dikkatimi çekti. Ayağa kalkıp cama yaklaştım. Tanıdık yüzler, cübbe eteklerini toplamış, ıslanmamak için başlarını örtmüştü ve valizlerini at arabalarına yerleştiriyordu. Bazıları bavullarının üstüne oturmuş, bazıları ise şemsiye altında birbirlerine bir şeyler fısıldıyor, ardından gülüşüyorlardı. Gidenler, değişim programına seçilen sınıf arkadaşlarımdı. Onlar için mutluydum ama ben de onlarla gidemediğim için içim buruktu. Aynı sınavlara girmiş, onlardan daha yüksek puan almış ama büyüm uyanmadığı için seçilenlerin arasına girememiştim. İç çekerek camın arkasından onlara baktım. Onlara baktığımı hissetmiş olacak ki, Leorel aniden başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Hızlıca pencereden çekilip gölgelere karıştım. Leorel’le birbirimizden kesinlikle hoşlanmıyorduk ve beni o şekilde görmesine izin veremezdim. Kalbim hafifçe hızlandı. Leorel’in o kendinden emin bakışlarını yeniden hatırlamak bile sinirlenmeme yetiyordu. “Kendini beğenmiş züppe.” diye soludum nefretle. İçimde tuhaf bir öfke ve utanç karışımı vardı. Masama geri dönüp sandalyeme geri oturdum. Soğumuş çayı elime aldım, bir yudum içtim ama içimdeki burukluğu geçirecek bir sıcaklığı kalmamıştı. Sinirle fincanı tabağına bıraktım, fincan etrafında üç kez dönüp tabağına otururken bir anlığına yüreğim ağzıma geldi. Notlarımın öfkem yüzünden mahvolmasına izin veremezdim. Fincanı alıp yan masaya koydum. Bu gece felaket kaldırabilecek bir ruh halim yoktu. Derin bir nefes alıp sırtımı dikleştirdim ve parmakalrımı parşömenin kenarlarında gezdirdim. Üç gün sonra yapılacak simya sınavı için sıkı çalışmam gerekiyordu. Konu başlıklarını sessizce mırıldanmaya başladığımda dışarıdaki kahkaha sesleri arttı ve parşömeni öfkeyle masaya çarptım. En yakındaki mumu üfleyerek söndürdükten sonra cama doğru tekrar gittim. Bu sefer yukarı bakan olursa beni görme ihtimalleri olmayacaktı. Camın önünde, gölgelerin içine karışmış şekilde tekrar aşağı baktım. Dışarıda kahkahalar katlanarak artıyordu. Sanki kasıtlı bir alay gibi, kulaklarımın içine işliyordu. Leorel bir şey anlatıyor, diğerleri de kahkahalarla ona eşlik ediyordu. Şemsiyesini bir asâ gibi savurup teatral bir selam verirken sağ dudağı üste doğru kıvrılıp suratına alaycı bir gülümseme yerleşti ve olduğum cama tekrar baktı. Beni görmesine ihtimal olmamasına rağmen gerildim ama o beni görebiliyormuş gibi kütüphanenin camına doğru alaycı bir baş selamı verdi. “Umarım başına bütün talihsizlikler gelir.” diye homurdandım. “Seni tanımasam birisine lanet yapıyorsun sanırdım.” dedi Milos arkamdan. Korkup yerimden sıçrarken arkamı döndüm. “Merhaba Milos, geldiğini duymadım.” dedim boğazımı temizleyerek. Milos, kütüphanenin en köhne köşelerinden birinden çıkmış gibi ağır adımlarla bana doğru yaklaştı. Tavanın gölgesinden çıkar çıkmaz devasa silueti mum ışığına karıştı. İki buçuk metreyi rahatlıkla aşan boyuyla, kocaman kütüphaneyi küçücük gösteriyordu. Geniş omuzları cübbesinin altından taşmış, sırtındaki kanatlar neredeyse duvar raflarına değecek kadar yayılmıştı. Tüyleri, rengarenkti. En çok morumsu kısımlarını seviyordum. Gagasının etrafındaki pembeliklerden ise böğürtlen avından geldiğini anlamak zor değildi. Kafasını hafifçe sağa çevirip tek gözünü üzerime dikti. “Çayın soğuduğu için mi kızgınsın yoksa aradığın notları mı bulamadım.” “Hayır ikisi de değil.” dedim camdan uzaklaşırken. “Leorel’i gördüm.” “Ah…” dedi kana…