Q1M3K7 SALGIN YENİ DÜNYA MUTASYONUN BAŞLANGICI
Yokluğun Nabzı
Yazar: MŞAHİNCEYLAN

Bir ses yok. Bir şekil yok. Zaman, artık anlamını yitirmiş bir yaradır. Ve o yara… şimdi, son kalanların ruhunda iltihap gibi yayılmaktadır. Ceylin, Kuzey ve Arden—üçü kaldı. Ama kalmak ne demekti artık? Var olmak mı? Yokluğun içinde kaybolmamak mı? Yoksa sadece delirmemek mi? Zahir’in kendini feda ettiği o anın ardından, dünya artık “dünya” değildi. Gökyüzü çökmüş, toprak içe kıvrılmış, denizler alevle buharlaşmıştı. Evrenin çeperi çatlamıştı; ışıkla karanlık birbirine karışmış, her şey bulanıktı. İnsanlık mı? Artık yalnızca üç bilinç. Kuzey, gözlerini kısarak etrafa baktı. Ama görmüyordu. Çünkü artık bir göz yoktu. Sadece ruh. Sadece bilinç. “Zaman nerede?” diye fısıldadı Arden. “Kaç gün oldu? Kaç yıl? Ya da… biz hâlâ insan mıyız?” Ceylin, başını çevirdi. Karşısında gördüğü şey… bir rüya mıydı, bir kabus mu? Yoksa her şeyin kendisi miydi? Önünde beliren, insan bedenine benziyordu ama yüzü yoktu. Bir anda konuştu: “Zaman çözüldü. Kimlik eridi. Kalan sadece… nabız. Yokluğun nabzı.” O varlık — adı olmayan, biçimi olmayan — bir parşömen uzattı. Ama bu bir kâğıt değildi. Bir zaman parçasıydı. Üzerinde kıyametin kodları titreşiyordu: Q.1.M.3.K.7 “Yok olmadan var olunmaz.” Ceylin, parşömeni okudukça, beyninde bir çatlak hissetti. Zamanlar, hayatlar, ölümler, paralel evrenler… Her şey üstüne çöktü. Her kimliğin altında, bir başka benlik gizliydi. Bir başka gerçek. Arden ise çoktan dayanamamıştı. Gözleri yuvalarından fırlamış gibiydi. Kendi bedenini parçalamaya çalışırken, birden bağırdı: “BEN HİÇBİR ZAMAN BEN DEĞİLDİM!” Bir ayna açıldı. Ayna dediğimiz şey, artık cam değil; zamanın donmuş bir anısıydı. Ve o aynada… tüm karakterler belirdi. Ölenler. Unutulanlar. İhanet edenler. Sevilenler. Hepsi. Ve hepsi, aynı anda konuştu: “Sen… gerçekliği unut. Bu dünya, bir mezar değildi. Bir deneydi.” Kuzey yere yığıldı. Yere dediğimiz şey, artık alt değildi çünkü yön kalmamıştı. Sadece bir “varoluş düzlemi” vardı. Bir “yokluk çizgisi”. Ve o anda — Ceylin’in gözlerinden yaşlar değil, anı parçaları akmaya başladı. Her damla, bir sevdiğini unutturuyordu. Her gözyaşı, geçmişini siliyordu. Ve sonra bir ses duyuldu: “Yokluğun Nabzı durmak üzere.” Bu… son aşamaydı. Sessizlik. Ama öyle bir sessizlik ki… kulak zarlarını parçalayan bir çığlık gibi yankılanıyor insanın içinde. Zaman artık bir çizgi değil. Bir çember de değil. Zaman… çatlamış bir ayna şimdi. Her çatlağında bir başka benlik, bir başka kıyamet. Ceylin… artık kim olduğunu bilmiyor. “Ben Ceylin miyim?” diye sordu kendi kendine. Sesini duyan olmadı. Çünkü ses artık bir dalga değil. Bir hatıra. Kuzey, yerde iki büklüm. Omuzları titriyor, ama ağlamıyor. Gözleri kupkuru. Çünkü gözyaşı denilen şey… duygulara ait. Duyguysa çoktan yanmış, külleri bile savrulmuş. Ve Arden… O artık yok. Yokluk içinde var olan bir hayal. Belki bir düşünce. Belki de bir korku. Karanlık… sadece ışığın yokluğu değildi artık. Karanlık, içlerine çöken, ruhu boğan, nefesi durduran bir bilinç olmuştu. Karanlık, onların içinde konuşuyordu. “Gerçeğin maskesini düşürdüğünüzde… altından sadece delilik kalır.” Kafalarının içinde yankılanan bu söz, bir hatıra değil, bir emir gibiydi. Ve o anda, ayna çatladı. Ama bu kez gerçek bir ayna değil, zihinsel bir bariyerdi kırılan. Parçalanan aynanın içinden çıkıp gelen figür, kimin tanıdığıydı bilinmiyordu. Ama her yüz ona aitti. Annesine, babasına, arkadaşlarına, düşmanlarına… Belki de Tanrı’ya. “Gerçek sizi özgür bırakmaz,” dedi o figür. “Gerçek, sizi paramparça eder. Çünkü siz… bir yalanın içine doğdunuz.” Zemin çöktü. Ama bu kez yere değil, kendi geçmişlerine düştüler. Ceylin bir anda kendini annesinin ölüm sahnesinde buldu. Ama bu kez bir fark vardı: Annesi onu suçluyordu. “Sen beni kurtarmadın. Beni öldürdün.” Kuzey, çocukluğuna geri döndü. Ablası ona gülümsüyordu. Ama sonra gözleri oyulmuş, dişleri kırılmış bir yaratığa dönüştü. Ve fısıldadı: “Sen beni terk ettin. Şimdi sıra sende.” Bu bir kıyametti. Ama dışarıdan değil. İçeriden. Ruhlarının kıyameti. Ve sonra… yok oluş başladı. Hava…