Bölüm 5
Yazar: Çağla Karen Saytan

Demir İki derece. Daha eylül bile bitmemişti ve hava iki dereceydi. Bu ölçülen sıcaklıktı ayrıca. Hissedilen eksilere düşmüş olmalıydı. Hissediyordum çünkü. Siktiğimin unutulmuş memleketi Kazan’da hayatımın geldiği noktayı sorgularken titrememeye çalışıyordum. Topla kendini, tetikçiler titremez. Tamam, belki tetikçiler hazırlıksız bir şekilde paldır küldür Kiev’de görevlendirilip oradan da Mario gibi Rusya’nın doğusuna ilerleyip sonra kendini bir anda Tataristan’da açık havada tren beklerken bulursa titrerdi. Yapacağım işe sıçayım . Ne zaman Organizatsia başlarından birine bir şeyler olsa –ki onlarca olduğunu ve Rusya’nın büyüklüğünü düşünürsek çok sık oluyordu bu– Rusya’nın özerk bölgeleri ve bizim kontrollü anlaşmalarımız karışıyordu. Ne zaman bu kısımlar karışsa ucu bir şekilde bana dokunuyordu. Bu görevi neredeyse reddedecektim. Şansıma sokayım bu heriflerle anlaşma yapmam patlamada boka saran görevi toparlamam için önemliydi. Bikbay, yani Bratva ile Tatarlar arasında anlaşma sağlayacak olan Tatar iş adamı, gülerek kocaman eliyle sırtıma vurdu. Ben iri bir adamdım fakat herifin elleri kürek gibiydi. Dişlerimi sıkarak adama dönerken Aleksey kafamdakileri anlamış olacak ki aramıza girdi ve ikimizin de omzuna kollarını attı. Yıllardır Rusya’da bana eşlik eden Türkiye doğumlu bir ajandı Aleksey. Kendisi arkadaşım bile sayılabilirdi. Yine de şu an bu ülkeye de içindeki herkese de nefret besliyordum. Bizi Yekaterinburg’a götürecek trene binip Aleksey ile karşılıklı ayırtılan kompartımanlarımıza yerleştik. Üst seviye zenginlerin ve hükümet görevlilerinin kullandığı trenlerden olduğu için hafif sarsılmayı saymazsak trenden çok Sovyet zamanından beri yenilenmemiş lüks bir otel odasına benziyordu. Kırmızı ağırlıklı döşenen süit dar olsa da yeterliydi. İlk girişte koltuk ve masadan oluşan oturma alanı, sonrasında yatak odası gibi ayrılmış bir kısım ve banyo ile üç bölümden oluşuyordu. Süiti baştan aşağı taradıktan sonra montumu çıkararak masayı çevreleyen bank koltuğa oturdum. Dolaptaki bardan bardağa koyduğum hatırı sayılır votkadan büyük birkaç yudum aldıktan sonra ancak rahatlayabilmiştim. Çantamı bırakıp şahsi telefonumdan ağa bağlandım ve yeni takıntımı kontrol etmeye karar verdim. Bugün onunla istediğim kadar zaman geçirmemiştim. Farah Isla McAllan. 167 boyunda, kızıl saçlı, yarı İskoç. Tiyatro oyuncusu Farah Saylanlı ve iş adamı James Roy McAllan’ın 24 yaşındaki kızları. Büyükbabası Roderick McAllan eski İskoç konsolosuydu. Emeklilikten sonra Türkiye'de kalmış ve oğlu ile şirketlerinin bir ayağını burada devam ettirmişlerdi. Bu da ilk başta kızın neden kimlik aramalarında güvenlik duvarına takıldığını açıklıyordu. Benim için kameralardan indiği arabanın plakasını takip ederek İskoçlar kitapçısını bulmak Kenan Bayraklı’dan güvenlik izni almaktan veya duvarı kendim geçmekten kolaydı. Ne yazık ki aynı gün bu boktan göreve çağrıldığım için henüz kitapçının kamera ve güvenlik sistemine ulaşamamıştım. Şu an sadece okulun kameralarından Farah’ı takip edebiliyordum. Kızıla ne demem gerektiğini bilmiyordum. Farah’ı kullanmadığı açıktı. Bana özel olabilirdi. Ayla fazla sıradandı. Belki Isla’yı kullanabilirdim Veya en iyisi, benim demekle idare ederim. Saatin farkına vararak iç çektim. Çoktan okuldan çıkmıştı. Bu da demekti ki en azından çiçeklerimi almasına az kalmıştı. Gülümseyerek son kez telefon arka planındaki resmine baktım ve toplantının yapılacağı kompartımana ilerledim. Öncelikle şu silah anlaşmasını Ruslarla netleştirmeliydim. İçimdense onu karşımda göreceğim dakikaları sayıyordum. Az kaldı, benim güzel küçük yalancım .