Bölüm 1
Yazar: Çağla Karen Saytan

Farah Isla Eski kitap sayfalarının kendine has bir kokusu vardır. Kitaplıklarda süs niyetine duran ve arada sırada üzerinin tozu alınan görece yeni basımlardan bahsetmiyorum. En az elli yılı devirmiş, güneş bile görmemiş bir kolide kim bilir kaç kış kalmış sayfalardan yayılan selüloz, akar, deri ve eski yapıştırıcıyı harmanlayan nostaljik bir koku bahsettiğim. İşte kıç kadar kapısından iki büklüm sığdığım, bir kısmının büyükannemin sahaf dükkânımızı ilk açtığı zamanlardan beri dokunulmadığına yemin edebileceğim kolilerle dolu merdiven arkası depomuz böyle kokuyordu. Bana çocukluğumda annem ve büyük annemle geçirdiğim zamanları hatırlatan bu koku iki güne bölünen altı saatlik arayışın sonunda nostaljik anılardan uzaklaşmış ve migren ağrısı seviyelerine yaklaşmıştı. Artık eski kitap kokusu aldığımda üzerime tırmanan örümcekleri ve kafamı defalarca çarptığım kirişin acısını hatırlayacağımdan emindim. Alt kattan gelen sesler ve Skye’ın havlaması ile nafile arayışıma bugünlük ara verdim. İki büklüm çıktığım depo kapısını zorlukla kapattım ve dinlemeye başladım. Muhtemelen alt katta Aslı ablanın ilgilenebileceğinden fazla müşteri vardı. Büyükannemin arkadaşı, ölümsüz olduğunu düşündüğümüz Müzeyyen ablanın istediği kitabı başka zaman da bulabilirdim. Yakında ölecek hâli yoktu ya. Sırtımı dikleştirdiğimde kemiklerimden çıtırtılar geliyordu. Kambur geçirdiğim saatlerin acısıyla iç çektim. Ellerimi ve üzerimdeki tozu çırparak merdivene yöneldim. Alt katta kesinlikle birden fazla kişi vardı. Sesler birbirine karışıyordu. Ben aşağı inerken yaş almış ahşap basamaklar seri adımlarımla söylenip çatırdıyordu. Sahaf Glenfinn, resmi olmayan adıyla İskoçlar Kitapçısı aileme ait olan dört katlı apartmanın giriş katını oluşturuyordu. Ön tarafında kocaman ferforje cephesiyle müşterilerini karşılayan neredeyse iki yüz metre karelik kitapçı, üç nesildir McAllan ailesi kadınlarının gurur kaynağıydı. Dükkan kot farkı sayesinde üç basamaktan oluşmuştu. İlk ikisi sahafa dâhil, üçüncüsü, merdiven ve arka kapı bize aitti. Dükkânın üzerindeki dairede yaşıyorduk. Büyükannem seksenlerde katlar arasını şuan indiğim merdivenle bağlamıştı. Şimdi ise ufak kahve alanı ve sıcacık hissiyatıyla modern, sofistike bir kitap kafe ve sahaftı. Basamakları bitirdiğimde üzerime son bir kez göz gezdirdim ve tozların kalanını çırptım. Burnum sabahtan beri maruz kaldığım suistimalden tıkanmıştı ve üstü üste iki kere koluma hapşırdım. “Çok yaşa!” Tam kibarca teşekkür edecektim ki derinden gelen bariton ses dağınık düşüncelerimin sisini dağıtarak beni kendime getirdi. Muziplikle örtülü jilet keskinliğindeki sesi nerede olsa tanırdım. Hızla başımı kaldırsam da bedenim buz kesti. Ayaklarım ahşap zemine çivilenmişti adeta. Bedenimin hapsolduğu içgüdüsel korku ile karşımda gülümseyen meleksi yüz, taban tabana zıttı. Ben o gülümsemenin perde arkasında dönen gerçeklerle yeterince karşılaşmıştım. “Sen de gör demeyecek misin Isla?” Nükte ile maskelediği tehdit dolu sesi beni kendime getirdi. Hızla silkelendim ve yüzüme en içten gülümsememi takındığımı umarak ileriye atıldım. “Sen de gör, abi! Hoş geldin, bu ne güzel sürpriz!” Tavrımdaki değişiklikten memnun olacak ki sarılmamız için kollarını açtı. Aramızdaki mesafeyi hızlı bir şekilde adımlarken göz ucuyla abimi süzdüm. Darragh McAllan –burada kullandığımız ismiyle Dara– her zaman jilet gibiydi. Gri takımı üzerine kusursuz oturuyordu. Beyaz gömleği lekesiz ve kırışıksızdı. Orman yeşili kravatı ile uyumlu yaka mendili gözlerini daha da göz öne seriyordu. Benim babamdan aldığım ve güneşe çıkar çıkmaz kızaran tenimin aksine onun buğday teni, bu güz zamanı bile hafif bronz görünüyordu. Kestane saçları kusursuz bir şekilde alnına düşmüştü. Kolları bedenimi sardığında tedirginliğimin belli olmadığını ummaktan başka çarem yoktu. İmza parfümü burnuma dolarken anıların pençesine düşmemek için dişlerimi sıktım. “Neden gerginsin, güzelim? Sevinmedin mi beni gördüğüne?” Korku bedenimi sarsa da ben alışık olduğum hissizliğe dokunmaya çalışıyordum.…