2.Bölüm
Yazar: Melisa Poyraz

Odaya girdiğimde kapıyı arkamdan kapattım ama kilitlemedim. Nedenini bilmiyordum ama bu kez elim o yöne gitmedi. Masanın yanında ki sandalyeye oturdum. Dizlerimi kendime çekip, bu küçük tahta sandalyede küçülebildiğim kadar küçüldüm. Zaten küçücük hissediyordum. Kelimeler beynimde dönüp duruyor, bana işkence etmek ister gibi kulaklarımda tekrar can buluyordu. Aisa. İsim zihnime Mira’nın sesiyle gelmedi. Defterde durduğu haliyle geldi. Siyah mürekkeple yazılmış, başı ve sonu belli dört harf. A-i-s-a. Bir şey hissetmem gerekiyormuş gibi bekledim. Beklemenin kendisi yorucuydu ama hiçbir şey gelmedi. Yine de… isimsiz olmaktan iyiydi. Mumun fitili çıtırdadı. Gözlerim yandı. Başımı geriye yasladım. Tavan karanlıktı. Orada hiçbir cevap yoktu. Ama ilk kez bir soru da yoktu. Aisa. Bu bir başlangıç değildi ama belki bir durak olabilirdi. Ciğerlerime derin bir nefes çektim. Aisa. Belki burada biraz dinlenebilirdim. İsmi, kabul etmek ister gibi sesli söylemek istedim. Ama sesim çıkmadı. Dilim o dört harfi çeviremedi. Başımı dizlerime gömdüm. Koyu renkli saçlarım omuzlarımdan aşağı benimle birlikte döküldü. Artık biraz dinlenebilirsin Aisa. Gecenin ne zaman ilerlediğini anlamadım. Mum sönmüştü. Oda karanlıktı ama artık bu karanlıkla aramızda bir mesafe vardı. Gözlerimi kapattığımda bedenim hala daha tetikteydi ama zihnim… daha sessizdi. Uyuduğumu fark ettiğim anı hatırlamıyorum. Alt kattan gelen tıkırtı sesleriyle açtım gözümü. Başımı kaldırdığımda aradan kaç saat geçtiğinden emin değildim. Önce bacaklarımı indirdim yere. Dizlerimde uzun süre bükülü kalmanın vermiş olduğu bir sızı vardı. Yüzümü buruşturarak bedenimi esnettim. Asla uyanmak istemeyen bir bedenle pazarlık yaptım. Bedenimin buna ihtiyacı vardı ama uyumak korkunç geliyordu çünkü tekrar nerede uyanacağımdan emin olamıyordum. İlk birkaç gün uykuya direnebilmiştim ama bir süre sonra fark etmeden içim geçmeye başlamıştı. Bu anlarda bedenim biraz dinlenebiliyordu. Sandalyeden kalktım. Pencereden dışarı baktığımda hava henüz karanlıktı. Güzel. En azından geç kalmayacaktım. Lavaboya ilerleyip buz gibi suyla elimi yüzümü yıkadım. Bu beni kendime getirmişti. Saçlarımı toplamadım, sadece elimle geriye doğru yatırdım. Aynaya bakmak gibi bir düşüncem yoktu. Odaya geri dönüp dolaptaki tek kıyafetleri elime aldım. Eğer bunları Mira bırakmış olsaydı eminim başka kıyafetlerde bırakırdı. Yani bunlar bana aitti. Önceki bene. Derin bir nefes alıp oyalanmadan üstümü giyindim. Vazgeçecek değildim, zaten yapacak daha iyi bir planım yoktu. Ancak endişeleniyordum. Pek çok şeyden. Krem rengi askılı içliği üzerime geçirdim. Altıma kalın ketenden pantolonu giyindim. Dizlerimden sarkan sargılarla bol paçalarımı sarıp sıkıca sabitledim. İçliğin üzerine deri korseyi takıp yan taraflarında ki iplerle vücudumu sıkıca sarması için bağladım. Korse göğsümü bastırmıyordu ancak bedenimi sabitliyordu. Ayağıma ise dolabın yanında duran yumuşak tabanlı deri botları geçirdim. Onunda bağcıklarını sıkıca bağladığımda artık hazırdım. Derin bir nefes alıp kapının önüne kadar geldiğimde orada durdum. Nefesimi tuttum. Kalbim hızlanıyordu ancak bu refleksi tanıyordum artık. Kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Hiçbir şey olmayacak. Her şey yoluna girecek. İçimde ki son cesaret kırıntılarına tutunarak kapıyı açtım. Boş ve karanlık koridoru geçtikten sonra merdivenlerin başında durdum. Aşağıdan tek tük sesler geliyordu. Mira, acelesi olmayan hareketlerle aşağıda bir şeyler hazırlıyor gibiydi. Bir adım attım. Sonra bir tane daha. Her basamakta içimde bir şey geri çekildi. Başka bir şey ileri gitti. Hangisinin ben olduğunu ayırt edemedim. Aşağı indiğimde ortak salonun hala dün akşamki gibi olduğunu fark ettim. Merak ettiğim şeyler arasında burası da vardı. Neden bu kadar boştu? Çok düşünmeden mutfak kapısına baktım, aralıktı. Oraya yöneldim. Ne olacağını bilmiyordum ama bu kez, kapının eşiğinde durmadım. Bir daha da durmayacaktım. *** İçeri girdiğimde beni aynı sıcaklık karşıladı. Yemek yediğimiz masanın üstü boştu. Tezgahlar ise…