1.Bölüm
Yazar: Melisa Poyraz

Yıl, bilinmiyor... Geçmiş ve gelecek puslu bir perdenin ardında gizliydi. Ne görebiliyor ne duyabiliyor ne de hissedebiliyordum. Tek anımsadığım, derin ve koyu bir boşluktan sızan acılardı. Karanlık, sanki tenime saplanan bir bıçak gibi keskindi. Bilincim tam yerinde değildi, bedenim hafif, düşüncelerim pusluydu. Görüşümden emin değildim fakat biri vardı, gölgelerin ardına gizlenmiş biri. Bana doğru baktığını hissediyor, üzerimdeki izleniyor hissiyle başa çıkmaya çalışıyordum. Değil gözlerini, yüzünü bile göremiyordum. Hayal görüyor olmalıydım. Uzaktan beni izleyen gölge, gerçek olamazdı. Işık büyümeye başladığında gözlerimin sulandığını ve yavaşça ağlamaya başladığımı fark ettim. Neden ağlıyordum ki? Işık büyüdü, büyüdü ve büyüdü. Ta ki hiçbir karanlık kalmayana dek. Hiçbir şey duymuyorum. Hiçbir şey görmüyorum. " Sanırım uyanıyor.." bir an, karanlığın içinden hafif bir titreşim geçti; çok uzaklardan gelen yumuşak bir ses gibi... Sesin nereden geldiğini anlamadan göğsümde ağır bir sıkışma baş gösterdi. Karanlık çatladı. İnce bir ışık çizgisi, göz kapaklarımın altından acıyla sızdı. Gözlerimi açmayı denedim. O kadar uzun zamandır karanlıkta kalmıştım ki, aydınlık bir düşman gibiydi. Göz kapaklarım titredi. Nefeslerimi fark ettim. Sıcak ve yumuşak bir zemine yaslanmış bedenimin ağırlığını hissettim. Uyuşuk parmak uçlarımdaki karıncalanmanın rahatsızlığının yanında ayak bileklerim sanki bana ait değil gibiydi. Dünya geriye dönüyordu...ama yavaşça. Bir süre sadece karanlığın içinden gelen yankıyı, kendi nefesimi dinledim. Sonra boynumdaki sızıya rağmen yavaşça başımı çevirdim. Odanın kokusunu anımsadım önce, kuru odun ve taze toprak kokuyordu. Kulaklarımda hafif bir rüzgar sesi çınladı. İncecik. Neredeyse fark edilmeyecek kadar sakin. Gözlerim sonunda tam açıldığında ilk gördüğüm şey bir silüet oldu. Bulanık, kırık ışığın içinde çizgileri seçilemeyen bir figür. Daha ne olduğunu anlamadan kontrolü tekrar kaybettim ve o korkutucu karanlığa doğru, dibi görünmeyen bir uçuruma yuvarlandım. *** Tık! Tık! Duyduğum sert sesle irkilerek kirpiklerimi araladım. Karanlıktan sıyrılmak birkaç saniyemi aldı.Tepki veremeyecek kadar uyuşuk ve hissizdim. Sadece baktım. Neler olduğunu anlayamadım. Ağrıyan boynumu büyük bir güçle soluma doğru çevirdiğimde duyduğum sesin kapıdan geldiğini anladım. Derin bir nefes aldım. Ama aldığım nefes, bana eksik hissettirdi. Sonra bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ettim. Kalbim hızla göğüs kafesimi darlamaya başladığında gözlerimi tavana çevirdim. Burası neresi? Kalkmak istedim ama bedenim o kadar ağırdı ki, kollarım bile sanki bana ait değilmiş gibi emirleri geç algılıyordu. Parmaklarımı oynatmaya çalıştım. Hareket ettiler ama bu iyi bir şey miydi emin olamadım. Buraya nasıl gelmiştim? Neler oluyor? Aldığım nefes, aklımdan geçen sorularımın arasında kayboluyor, yetmiyordu. Nefesim daralıyor, göğsüm büyük bir hızla inip kalkıyordu. Hiçbir şey hatırlamıyordum. Ne bir yüz, ne bir ses, ne bir isim... içimde olması gereken bir şey, yoktu...boştu. Hızla doğrulmaya çalıştım. Belirsizlik, bu eski yatağın gıcırtısı kadar rahatsız ediciydi. Panik içerisinde etrafımı incelemeye çalıştım. Küçük bir oda. Tahta masa, bir sandalye, duvara asılmış manzaralı tablo ve bir köşeye yerleştirilmiş meşale. Hiçbiri tanıdık değildi. Göğsüme bastıran ağırlığı yok etmek ister gibi elimi bastırdım. Ritimlerim düzensiz ve hızlıydı. Yaşadığımı hissediyordum ama bu içimi hiç rahatlatmıyordu. Korku ve panik yeni sorular, yeni farkındalıklar doğuruyordu; Ben kimim? Zihnim sisli bir perdenin arkasına sığınmıştı, sorularımın cevaplarına ulaşmak mümkün değildi. Ve peşi sıra daha kötü sorular geliyordu. Beni kimse arıyor muydu veya yokluğum fark edildi mi? Bu düşünce boğazımı sıktı. Eğer kimse aramıyorsa ve beklemiyorsa... Birden yalnızlık, panikten daha ağır bastı. Ayağa kalktım. Dizlerim titrediğinde duvara tutunmak zorunda kaldım. Taş duvar soğuktu. Gerçekti. Elimin altındaydı. Bu bir rüya değildi. Lanet olası bir rüyada değildim! Ellerime…