DOKUZUNCU BÖLÜM
Yazar: Marilyn L. HELL

DOKUZUNCU BÖLÜM ELENA Sinirden şakaklarımın zonkladığını hissedebiliyordum. Salonda bir aşağı bir yukarı yürürken, her adımımda yerdeki halıyı aşındırmak istiyordum. Her şey, o sabah Taranis’in Marco’nun kulağına eğilip, “Şu büyük oyuncakçıya gidiyoruz; Alexander’a sarsılmaz bir krallık kuracağım,” dediğini duymamla başlamıştı. Duyduğum an beynime kan sıçramıştı. “Siz...” dedim, bahçede hiçbir şey olmamış gibi kahvelerini yudumlayan Marco ve Helen’e dönerek. Sesimdeki o soğuk öfkeyi gizlemeye çalışmıyordum bile. “Eğer siz ona engel olsaydınız, o adam şu anda görgüsüzce planını gerçekleştirmek için o kapıdan çıkıp gidemezdi! Ama siz sadece izlediniz. Hatta önünü açtınız!” Marco, bardağındaki buzları şıngırdatarak sırıttı. “Elena, sakin ol be güzelim. Adam alt tarafı birkaç oyuncak alacak. Koca Taranis McKenzie ’den bahsediyoruz, gidip çıngırak alacak hali yok ya?” “Mesele ne aldığı değil!” diye bağırdım, sonra mutfakta Tom ve Mia ile boyama yapan Alexander duymasın diye sesimi kıstım. “Mesele, parasıyla benim oğlumun sevgisini satın alabileceğini sanması... O dağ ayısı, bir çocuğun kalbinden ne anlar?” Helen yanıma yaklaşıp koluma dokunmaya çalıştı ama hışımla geri çekildim. “Sen de ona çanak tuttun Helen! ‘Git al’ der gibi baktın resmen. Şimdi o adam gelecek, kucağında dünyaları taşıyormuş gibi yapacak ve benim oğlumun aklını çelecek.” Tam o sırada mutfaktan Alexander’ın neşeli sesini duydum. Mia’ya bir şeyler anlatıyordu: “Biliyor musun Mia, Taranis Amca çok güçlü... Sanki hiç kimseden korkmuyor. Bana dedi ki ne zaman istersen ben buradayım. O çok iyi biri Mia, keşke hep bizimle kalsa...” Duyduklarım kalbime kızgın bir mil gibi saplandı. Alexander’ın sesindeki o meraklı hayranlık beni mahvediyordu. Çocuğuma “O adam bir canavar!” diyemezdim, o masumiyeti bozamazdım ama içim yanıyordu. Üstelik... kahrolası bir sızı daha vardı. Geçen akşamki o yakınlaşma, tenime kazıdığı o yakıcı izler... Kalbim resmen bana ihanet ediyordu. Ona nefret kusmak isterken, dokunuşlarını hatırlayıp duran o zayıf yanıma lanet ettim. Kendime söz geçiremiyordum. Dışarıda Marco ve Helen’in bıyık altından gülerek fısıldaştığını görünce öfkem ikiye katlandı. “Var mısın iddiasına?” dedi Marco, sesini bilerek duymamı sağlayarak. “Bence bu oyuncak olayından sonra Elena yumuşar. İki güne kalmaz barışırlar. Kazanan, garajdaki o sınırlı üretim spor arabayı alır.” Helen kıkırdayarak cevap verdi: “İki gün mü? Sen Taranis’in o bakışlarını görmedin herhalde. Ben ‘yarın akşama kalmaz’ diyorum. O arabanın anahtarları şimdiden benim sayılır Marco, hazırlamaya başla.” “Sizi bu bahçeye canlı canlı gömerim!” diye tısladım onlara ama tam o anda malikanenin kapısında o gürültülü motor sesi yankılandı. Taranis, arkasında Derek ve Mark ile sanki bir kaleyi fethetmiş gibi içeri daldı. Derek ve Mark, devasa bir kutuyu taşırken kan ter içinde kalmışlardı. Kutunun üzerindeki o simsiyah canavarı gördüğümde gözlerim yuvalarından fırladı. Monster-King 4x4. “Bu da ne lan?!” diye bağırdım Taranis’e doğru. “Sen kafayı mı yedin? Bu şey eve sığmaz!” Taranis bana cevap bile vermedi, sadece o zafer kazanmış gülümsemesiyle mutfağa doğru seslendi: “Alexander! Gel bak bakalım kapıda seni ne bekliyor!” Alexander mutfaktan fırlayıp koridora daldığında, o devasa jipi gördüğü an havaya sıçradı. “Ovvvv! Bu ne?! İnanmıyorum!” diye bağırdı. Koşup Taranis’in bacaklarına dolandı, sonra öyle bir hırsla kucağına zıpladı ki Taranis bile sendeleyecekti neredeyse. “Teşekkür ederim! Çok teşekkür ederim!” Taranis, Alexander’ı kucağında havaya kaldırıp çevirirken yüzünde hayatımda görmediğim kadar geniş ve... insani bir gülümseme vardı. Alexander o an, mutluluktan ne dediğini bilmez bir halde Tom ve Mia’ya dönüp o cümleyi patlattı: “Bakın gördünüz mü! Babam bana ne aldı! Dünyanın en büyük jeep bu!” O an dünya durdu sandım. “Babam” demişti. Ali’nin adını anmaktan çekinen oğlum, bu adamın boynuna sarılmış ona “baba” diye bağırıyordu. Taranis’in bana bakıp bıyık altından o küstah, “Gördün mü, o artık benim” der…