BEŞİNCİ BÖLÜM
Yazar: Marilyn L. HELL

BEŞİNCİ BÖLÜM GÜNÜMÜZ ELENA Ertesi gün, zihnimdeki bir sis bulutunun arasından hızla akıp geçti. Babam ve Dr. İvan, sanki bir iş anlaşması yaparmışçasına kan tahlillerimin üzerinden geçtiler. Ardından, muhtemelen etrafa saldırmamı ya da bir köşede titrememi önlemek için bana o meşhur sakinleştiricilerden birini reçete etti. Masadaki o kan banyosundan sonra babam ve ağabeyim, kaos yönetiminde ne kadar usta olduklarını bir kez daha kanıtladılar. Amcamların ailelerine “ömür boyu sadakat ve bakım” diyeti ödenirken, kuzenlerim de Bratva’nın o gürültülü gece kulüplerinde kendilerine yeni meşgaleler buldular. Tipik bir aile içi kariyer planlaması... Doktor, yas sürecini daha az travmatik atlatmam (!) için bana bir ay boyunca sakin bir yer önerdi. Pardon? Sakinlik ve Bratva dünyasının aynı cümlede, hatta aynı evrende yan yana gelebileceğinden gerçekten emin miyiz? Tabii ki koca bir HAYIR. Ama annem ve Greta durumu hemen fırsata çevirdi; babamı ve Boris’i bir şekilde ikna edip beni Helen’in o balta girmemiş ormanlara ve ulusal parka komşu evine göndermeye karar verdiler. Sadece bir aylığına... Bu teklife sadece gülebildim. Sizin bilmediğiniz ama benim hücrelerime kadar emin olduğum bir gerçek vardı: Babam beni bir kez bulmuşken, o tasmayı asla gevşetmezdi. Her an, her şey olabilirdi; beni bir infaza ya da yeni bir kaosa çağırması an meselesiydi. Taranis ise sanki o gece her yeri kana bulayan o değilmiş gibi, babamla “toplantı” bahanesiyle eve girip çıkıyordu. Gölgelerin arasından bana bakarken o karanlık, sahiplenici enerjisini hissedebiliyordum. Normalde olsa bu durumla ilgilenirdim ama doktoru dinleyecektim; çünkü ortada sadece benim hayatım değil, oğlumun geleceği vardı. Helen, Marco’ ya benimle kalacağını söylediğinde Marco’nun o içindeki “mağara adamı” genleri anında şaha kalktı. “O halde ben de geliyorum,” dedi, sanki başka bir seçeneği varmış gibi. Marco, İtalya Polis Teşkilatı’nın en tepesindeydi, işi rahattı ve Birlik adına bizim kirli çamaşırlarımızı yasallaştıran, sevkiyatları temizleyen o koruyucu kalkanımızdı. Leonardo Galli’nin kuzeniyle anlaşmalı bir evlilik yapmış olsalar da, Helen ile Marco arasındaki o bağ... İğrenç derecede kusursuzdu. Kıskançlık değildi bu, hayır; sadece imreniyordum. Ben de onlar gibi bir mutluluğu hak etmiştim ama anlaşılan İsa’nın benim için menüsünde sadece trajedi ve üzerine ekstra travma soslu bir “hamburger” vardı. Afiyetle yiyordum. Annem ve Greta hazırlıkları tamamlarken, ben de ikizler ve oğlumla oynuyordum. Alexander’ın durumunu fark etmem ise uzun sürmedi; TSSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) küçük bedenini esir almıştı. Bazen durduk yere stres seviyesi tavan yapıyor ve hıncını benden alıyordu; bazen de saatlerce süren o bitmek bilmeyen ağlama ataklarıyla beni ruhsal bir enkaz haline getiriyordu. Annemin o klişe lafı nihayet tokat gibi çarptı: “Anne olunca anlarsın.” Anlamıştım. Anne olmak; bitmek bilmeyen bir stres, yorgunluk ve bazen de kendi varlığını tamamen unutmaktı. Rusya’ya döneli tam bir ay olmuştu. Taranis, o “sözde” eşi Cara'yı babamdan paket servis gibi teslim alıp İngiltere’ye postalamıştı. “Sözde” diyorum çünkü Taranis’in o lanetli babası, tüm gücü devretmek için kendi kuzeniyle evlenme şartı koşmuştu. Aksi halde Kenna’yı ve annesini öldürecekti. Tabii adam sözünde durmamıştı; ama Taranis de bunu onun yanına bırakmamıştı. Birlik’in desteğiyle babasının kellesini tam bir Kelt usulüyle, kendi elleriyle uçurup Birlik’e servis etmişti. Klasik bir aile yemeği işte. Tüm bu vahşetin ortasında Taranis, benim fevri davranıp Ali ile kaçmamı her fırsatta yüzüme vurmaya devam ediyordu. Onu parçalamak, o buz gibi bakışlarını dağıtmak istiyordum; bana yaşattığı o karanlık labirent normal bir insanın dayanabileceği türden değildi. Ama nihayet, babamın o bitmek bilmeyen “uzatmaları” son bulmuştu. Helen ve Marco ile o orman evine gideceğimiz gün, bir kurtuluş ya da yeni bir hapis hayatı gibi kapıma dayanmıştı. Evin içi, sanki bir atom bombası düşmüş de radyasyonu sadece sinir sistemimizi…