ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Yazar: Marilyn L. HELL

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ELENA Hımm .... Sabah olmuş kesinlikle beynim zonklarken kulaklarımda çocukların gürültüsü vardı... Gözlerimi açtığımda tepemdeki o üç küçük yüz, gerçekliğe tutunmamı sağlayan tek şeydi. Mia, “İyyy, Elena teyzenin salyası akmış!” diye kıkırdayıp o masum çocuksu acımasızlığıyla tepemde dikilirken; Tom, “Anneme söyleyeceğim seni! Saygısızlık ettin!” diye onu paylıyordu. Alex ise her zamanki gibi korumacı bir tavırla, “Herkesin salyası akar, bu normaldir değil mi anne?” diyerek boynuma sarıldı. Onu göğsüme bastırıp, “Aslında ben aç bir kurt kadınım ve hepinizi yiyeceğim!” diye hırladığımda odada yankılanan o masum çığlıklar, ruhumdaki Hanley’nin kan kokusunu bir anlığına sildi. O sırada kapı hışımla açıldı. Portakal çiçeği kokusu, odadaki o ağır ve kasvetli havayı bir bıçak gibi yardı. Gelen Helen’di. “Dün cadılar bayramıydı da benim mi haberim yoktu? Şu haline bak Elena, seksen yaşındaki kocakarılara dönmüşsün! Kaldır o zayıf kıçını ve buraya gel!” Sesi ne kadar sertse, kollarını bana sardığındaki o şefkat o kadar yakıcıydı. Ona sıkıca sarıldım; o tanıdık kokuya, o hiç değişmeyen sıcaklığa yüzümü gömdüm. Biz sadece kuzen değildik; biz, aynı yangından sağ çıkmış iki yaralı çocuktuk. Helen, ölen halamın emaneti değil, benim bu hayattaki ruh ikizimdi. “Kim der ki ikimizin de otuz yaşında olduğunu...” diye fısıldadım, geri çekilip onu süzerek. “Lanet bir tanrıça gibisin Helen. Hiç yaş almamışsın.” Helen burnunu kıvırıp gülümsedi. O platin saçları, seksenler tarzı kesimi ve her zamanki o zarif, minyon duruşuyla gerçekten de zamansız görünüyordu. “Her akşam kocasıyla ilk defa sevişiyormuş gibi tutkuyla yatan, yoga yapan ve ruhunu dinlendiren her kadın böyle görünür tatlım. Senin de buna ihtiyacın var.” Ona acıyla baktım. “Bana da öğret Helen. Ama içinde erkek olmayan, ihanet içermeyen bir program olsun. Çünkü artık kime güvensem sırtımda bir bıçak izi buluyorum.” Helen’in gözlerindeki o anlayış dolu hüzün derinleşti. Ellerimi tutup sıktı. “Nasılsın? Gerçekten nasılsın Elena? Boris olanları anlattı... Ali’nin ihaneti, o ilaçlar...” “Üzerimden bir ordu geçmiş gibiyim Helen. Bomboşum. Ali’nin beni bir yıldır zehirlediğini öğrendiğimden beri kalbim atmıyor sanki. Alexander’a ne diyeceğim? İki babası da birbirinden bok çuvalı mı?” Helen sırtımda güven veren daireler çizdi. “Hepsini birlikte çözeceğiz moya milaya (tatlım). Ben buradayım. Artık yalnız değilsin.” Gözyaşlarımı sildim ve doğruldum. Helen çoktan dolabıma yönelmiş, bana siyah kalem bir etek ve ince pembe bir kaşmir kazak seçmişti. Saçlarımı tarayıp sıkı bir at kuyruğu yapmama yardım ederken, aynadaki yansımamıza baktım. O ne kadar aydınlıksa, ben o kadar karanlıktım. Helen çocuklara dönüp o otoriter ama yumuşak sesiyle seslendi: “Hadi çocuklar! Aşağıdaki kahvaltı sizi bekliyor. Greta en sevdiğiniz piroşkileri hazırladı, soğumadan aşağı inin!” Çocuklar neşeyle odadan fırlarken Helen koluma girdi. “Hazır ol,” dedi fısıltıyla. “Taziye ziyareti için herkes aşağıda. Taranis’in adamları bile masada. Babamız onları bizzat çağırmış. Kıyamet kopmak üzere ama unutma; ben yanındayım.” Derin bir nefes aldım. Helen’in yanımda olması, en azından bir süreliğine dik durmamı sağlıyordu. Birlikte, piroşki ve ihanet kokan o büyük kahvaltı masasına doğru adım attık. Boğazımı temizleyip masadaki o boğucu dumanı dağıtmaya çalıştım. “Günaydın baba,” dedim, sesimdeki titremeyi gizleyerek. “Bugün haberlerde bizi ilgilendiren bir felaket var mı?” Babam gazetesinin tepesinden bana buz gibi bir bakış fırlattı. “Amerika, Meksikalı kim varsa kökünü kazımaya yemin etmiş Elena. Daha dün bir anaokuluna baskın yapıp beş yaşında bile olmayan bir çocuğu kelepçeleyerek götürmüşler. Medeniyet dedikleri bu işte; adamlarla savaşmak yerine çocukları topluyorlar. Bu acizlik değil de nedir?” Babamın bakışları birer cellat ilmeği gibi masadaki amcalarımın üzerine dikildi. Masada ölümcül bir sessizlik oldu. Annem ve Helen, bakışlarıyla sessiz bir anlaşma yaptılar; Helen çocukların elinden tutup onları masadan…