2.Bölüm
Yazar: Marilyn L. HELL

İKİNCİ BÖLÜM ELENA Moskova hiç değişmemişti; hâlâ bir ceset kadar soğuk ve acımasızdı. SUV konvoyu şehrin damarlarında siyah bir zehir gibi akarken annemi izledim. Yıllar ona diz çöktürememişti; güzelliği, taşıdığı Rus aristokrasisinin bir kalkanı gibiydi. Babam, Pakhanlık tacını abime devretmeye hazırlanırken malikânedeki gerilim havada asılı duran bir barut kokusu gibiydi. Annem ise tüm o infaz emirlerinin, stratejik savaşların ve Trabzon ile Rusya arasında gidip gelen yaslı ruhunun ortasında dimdik duruyordu. On yıl ara ile abimi ve beni doğurup bu karanlık dünyada sağ kalmamız için çabalayan annem Emel. Babamla olan evlilikleri bir iş anlaşmasıyla başlamıştı ama aralarındaki tutku, bugün bile malikânenin duvarlarını titretecek kadar çiğ ve gerçekti. Kapılar açıldığında bizi bir ordu karşıladı. Girişte, altmış yılın eskitemediği o devasa figür bekliyordu: Vadim KARPENKOV. Karanlık gri gözleriyle mermerden yontulmuş gibi duran kaslı gövdesi ve etrafa yaydığı o saf otoriteyle tüm mafya dünyasının kabusuydu. O benim babamdı. İskender, “Dedushka!” diye bağırarak babamın kollarına atıldı. Babamın gözlerinden geçen o anlık parıltı, duygularını birer sır gibi saklayan bir adam için nadir bir zafer anıydı. “Alexander, koca bir adam olmuşsun,” dedi babam, oğlumu tek koluyla bir kuş gibi havaya kaldırırken. Diğer eliyle beni kendine çekti. O meşhur puro ve votka kokusu genzimi yaktı. “Asıl sen nasılsın moy rebenok (bebeğim)?” diye fısıldadı kulağıma. Sesi, kış uykusundan uyanan bir kurdun hırıltısı gibiydi. Bir an için beş yaşındaki halimi, bu bahçede peşimden koşan o dev adamı hatırladım. “İyi olmaya çabalıyorum baba,” dedim sesim titreyerek. “Artık evindesin Elena. İyi olman için gereken her şeyi, gerekirse dünyayı yakarak yapacağım.” İçeri girdiğimde her yerin değiştiğini fark ettim. Granit zeminler ayaklarımın altında buz gibiydi. Merdivenlerin tam ortasında Büyük İskender’in o heybetli, çıplak ve kışkırtıcı heykeli yükseliyordu. Annem yine dekorasyon bahanesiyle evdeki kan izlerini ve mermi deliklerini kapatmaya çalışmıştı. Duvarlardaki mitolojik tablolar, sanki bizim karanlık hayatımızı kutsayan sessiz tanıklardı. Mutfağın kapısından Greta’nın çığlığı yükseldi. Bu evin iki kraliçesi vardı; biri annem, diğeri ise bu mermer yığınının ruhu olan Greta. 1.80’lik cüssesiyle üzerime atılıp beni kollarına aldığında naftalin ve piroşki kokusuyla sarsıldım. “Yüce İsa, Elena! Bu sen misin? Ne hale gelmişsin moya dorogaya (canım benim)!” “Seni özledim Greta,” diyebildim sadece, hıçkırıklarım boğazımı parçalarken. Greta, anneme öfkeli bir bakış fırlattı. “Kim ne derse desin, o sürtük seninle ilgilenmemiş! Şu haline bak, kemiklerin sayılıyor!” Annemle Greta, birbirini öldürmek isteyen iki kız kardeş gibiydiler. Üst kata, o eski ama yenilenmiş odama çıktım. Dört devasa avize, üç şömine ve iki banyonun olduğu o devasa süit, artık bir yatak odasından çok bir savaş karargahı gibi modern ve sadeydi. Alex’i yan odaya yerleştirip aşağı indiğimde babam ve Boris’in o boğucu çalışma odasında olduklarını biliyordum. Salonda her şey zenginlikten değil, güçten bahsediyordu. 18 kişilik yemek masası, antika şövalye heykelleri... Annemin takıntılı değişim sancıları her köşede hissediliyordu. “Yine mi anne?” dedim bıkkınlıkla. “Benden daha çok terapiye ihtiyacın var.” Annem delici gözlerini babamla Boris arasında gezdirdi. “Bunlar yüzünden! Her toplantıda ya birini kesiyorlar ya da mobilyaları mermilerle parçalıyorlar! Bu ev soylu bir aileye mi ait yoksa bir tımarhaneye mi, belli değil!” Boris ayağa kalktı, yüzündeki o donuk ifadeyle bana baktı. “Yemekten sonra seninle tedavi işlerini ve... sorguyu konuşacağız. Adamlar bekliyor.” Boris ve babam çalışma odasına geçtiğinde içimdeki o huzursuzluk katlanarak arttı. Abim, babama “Elena, Mullen piçiyle bizzat ilgilenmek istiyor. İçini soğutacaksa yapsın derim,” dediğinde babamın cevabı kesindi: “Kızım ne isterse yapabilir. Ayrıca... Birlik toplantılarına Elena da katılacak. Pakhanlık görevine en iyi seni kız kard…