ON İKİNCİ BÖLÜM
Yazar: Marilyn L. HELL

ON İKİNCİ BÖLÜM TARANİS Duvarla aramda ezilirken o on dakika boyunca zaman durmuş gibiydi. Ciğerlerimdeki oksijen çekiliyor, yerini onun teninden yayılan barut ve ter kokusuna bırakıyordu. Dudaklarım dudaklarına her çarptığında, Nicolai’nin o iğrenç kanının metalik tadını ikimizin ağzında da hissedebiliyordum. Bu bir öpücük değildi; bu, iki yaralı hayvanın birbirini parçalamasıydı. Parmaklarım, az önce bir adamın etine bıçak saplayan o ince ama çelik gibi sert vücudunu sahiplenmek istercesine şortunun kumaşına daldı. Teninin sıcaklığı avuçlarımı yakıyordu. Boğazımdan yükselen o kontrolsüz hırıltıyı durduramıyordum. Onu o kadar sert kendime bastırıyordum ki, sırtının yaslandığı taş duvarın soğukluğuyla benim göğsümün ateşi arasında sıkışıp kalmıştı. Kan, ter ve dizginlenemeyen bir arzu... Bu iğrenç infaz alanının ortasında, ceset kokularının arasında birbirimizi yok etmek istercesine birbirimize dolanmıştık. Tam kontrolümü tamamen yitirip onu o kanlı zemine sermek üzereyken, beklenmedik bir güçle sarsıldım. Elena, tüm o vahşi enerjisini ellerine toplayıp beni hışımla göğsümden itekledi. Hazırlıksız yakalanmıştım; sendeledim. Gözlerindeki o deli fişeği gördüğümde nefesim boğazımda düğümlendi. Elinin tersiyle, hem benim dudaklarımdan ona geçen hem de o pislikten bulaşan kanı sertçe sildi. Yüzündeki ifade, az önce altımdaki o tutkulu kadından eser bırakmayacak kadar buz gibiydi. Bende ona inat benim için ıslanmış oluşunun kanıtını onun sert bakışlarına karşılık olarak parmaklarımda ki bal özünü yaladım. Hımmm tadı ergenlikteki o ateşli rüyalarımı süsleyen zamanki gibiydi. “Kendine gel, Taranis!” diye bağırdı, sesi boş mekanda yankılanırken. Bakışları beni oracıkta infaz edebilirmiş gibi keskindi. Dudaklarındaki kanı silerken bana attığı o nefret dolu bakış, az önceki öpüşmemizden daha çok canımı yakmıştı. Onu korumak için buradaydım ama o, o kanlı dudaklarıyla bana haddimi bildiriyordu. Aynı zamanda bir at sineğine bakar gibiydi.. Orada, karanlığın ortasında, ağzımdaki metalik tat ve onun özüyle karışmış, itişinin bıraktığı boşlukla öylece kalakaldım. Boğazımdaki tat genzimi yakarken, arkasından bakakaldım. Elena hışımla motoruna atlayıp gazı köklediğinde, egzozdan çıkan duman bile suratıma savrulmuş bir küfür gibiydi. Göğüs kafesimin içinde bir canavar kuduruyordu; kontrolümü tamamen yitirmek üzereydim. “Seni lanet olası küçük sürtük!” diye gürledim, sesim boş gecenin karanlığında yankılanıp bana geri döndü. “Kaç bakalım, nereye kadar kaçabileceksin?” Kendi motoruma atladığımda parmaklarım gidonu parçalamak istercesine sıkıyordu. Boston’ın o izbe, karanlık sokaklarında lastiklerin asfaltta attığı çığlık, içimdeki hırıltıya eşlik ediyordu. Damarlarımda saf bir öfke geziniyordu; gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Kırmızı ışıkları, kuralları... Hepsini o motorun tekerlekleri altında ezip geçtim. Tek odağım, önümde rüzgarı yaran o inatçı, dik başlı gölgeydi. Yarım kilometre sonra, sokağın köşesindeki döküntü bir hamburgercinin önünde motorunu sertçe yan yatırdığını gördüm. Ben de motoru hemen yanına savurup peşinden içeri daldım. İçerideki manzara tam bir dehşet tablosuydu. Elena, üzerindeki o kışkırtıcı kıyafetle, dağılmış saçları ve dudak kenarında kurumuş kan lekesiyle dükkanın ortasından bir kraliçe edasıyla yürüyordu. Masalardaki birkaç zavallı tip, korkuyla karışık bir şehvetle ona bakıyordu ama Elena’nın bakışları her birini oracıkta hadım edebilecek kadar keskindi. “Bana en ucuzundan soğuk bir bira ve bir hamburger ver. Çabuk ol!” diye kükredi kasadaki titreyen çocuğa. Boş bir masaya hışımla çöktü. Yanına ulaştığımda siparişi gelmişti bile. Elindeki Nicolai’den kalan o taze kan lekelerini silme gereği bile duymadan, hayvani bir açlıkla patates kızartmalarına daldı. Hamburgerinden koca bir ısırık alırken, o kanlı parmaklarının ekmeğin üzerinde bıraktığı izleri izlemek içimdeki vahşiyi daha da kışkırtıyordu. Karşısındaki sandalyeyi gürültüyle çekip oturdum. Masadaki birayı kaptığım gibi yarısını tek dikişte mideme indirdim. Boğazım…