16| Unutulmuş Kimlikler
Yazar: aslı Keleş

16. Bölümün adı: Unutulmuş Kimlikler “Kimlikler kaybolmazdı. Acı, onları sessizce içine alır; zamanı gelince geri verirdi.” Sus küçüğüm, öyle bir sus ki duvarlar fısıldamaya başlasın. Sus küçüğüm ağzından çıkacak her bir kelime, üstünü örttüğüm gerçekleri bağırıyor. Sus ki duymasınlar içimde ikiye bölünmüş olan benliğimi. "Bade Korsoy!" Ciğerlerimi dolduran titrek nefesi tutmuş bekliyordum. Kulağımı dolduran tanıdık melodi kabuklaşmış yaralarımı söküyordu tırnaklarıyla. Hani bazı anlar vardır ya ; sakladığınız gerçeklere sizi zorla çeker. Sonra hiç bir şey olmamış gibi susar ve bekler. İşte tam o anlardan birindeydim. Adım neydi, ben kimdim, kim olmalıydım? Yıllardır kulaklarıma dolan ismi silip atamıyordum. Aynaya baktığımda gördüğüm yüz, anlatılan hikayemden o kadar uzaktı ki. Şimdi bana anlatılan masalların içinden fırlamış bu isim vücudumun he zerresini sarmalamaya çalışıyordu. Elimde ki servis tepsisi ile donakalmış Süreyya Hanım'a bakıyordum. Çaresizlik o kadar sarmalamıştı ki beni. Hayal ettiğim, planladığım bu değildi. Hayat zaten biz planlar yaparken, sürprizlere bizi gebe bırakan değil miydi, Bade? Sertçe yutkundu Süreyya Hanım. Elinden düşüp kırılan çay fincanı, susturulmuş salondan can bulup yankılandı. Gözlerine bakamıyordum. Dağılmış porselen parçalarına bakıyordum sessizce. Elimdeki tepsiyi masanın üzerine bırakıp yere eğildim, tek tek topladım porselen parçalarını avucumun içine. Sanki kırılan porselen çay fincanı değil de kaybettiğim kimliğimdi. Unutturulmaya çalışmış geçmişim, susturulmuş çocukluğumdu. Düşünmek istemedim. Ayaklandım ve hızlı adımlarla büyük salonu terk ettim. Peşimden gelen adım seslerine aldırış etmiyordum. "Rüya!" Hızlı adımlarla yürürken boşta olan elimi havaya kaldırıp durmasını istedim. Ama ne sesi, ne adım sesleri kesildi. "Ne olur beni dinle!" Git işte be adam, git! İçimdeki yangın daha yeni kor olmuşken bir odun daha getirme yüreğime. Git ki unutayım, adını, sesini, kokunu. Mutfağa gelip çöp kovasına elimdeki porselen kırıklarını attım. "Kendimi affettirmek için bir şans ver!" İkiye bölünmüş durumdaydım niye daha fazla acı vermeye çalışıyordu ki bana? Bir yanım onu istiyordu, kokusunu, sesini, kahkahasını. Tenini arzuluyordu tenim. Öylece göğüs kafesine kıvrılıp, parmaklarım teninde dolaşırken uykuya dalmayı istiyordum. Ama yapamazdım. Yaparsam bu benim kendime en büyük ihanetim olur. O cennetin yasak elmasıydı; en çok arzuladığım, beni en çok yakan şeydi. Ondan uzak durursak yine ölmeyecek miyiz? Bu seferki uzaklık ebedî olacak, kaçıp dönmeyeceğiz ona. "Lütfen git." Dedim çaresizce suratına bakarken. Merhametli yanım o kadar baskın gelmeye çalışıyordu ki... Bir kaç adımda aramızda ki mesafeyi kapattı. Yüzümü avuçları arasına hapsedip, yüzümü incelemeye başladı. Bu nasıl bir bakıştır ki lâl etmişti dilimi. Olduğum yere mühürlenmiş, dudaklarından çıkacak sözleri bekler olmuştum bir çare. "Yapma bunu." Diye fısıldadım sancıyan kalbimle. Bir adamın suskunluğu bile bu kadar güzel olabilir miydi? Başparmağı yanağımı okşarken dudakları aralandı, "Anka'm, son bir oyun." Dedi nefesi yüzüme çarparken. Derin bir nefes aldım kokusunu son kez ciğerlerimi yakmasına izin vererek... Hani böylesine güzel bir adam katilimiz olsa, itirazımız olmazdı Bade? Bu sefer değil, bu sefer itirazım var. Çünkü bunları sarf ederken kimsesizdim. Buz kadar mavi olan gözlerinin içine bakarken ölümü bekliyordum sessizce. Şimdiyse kimsesizliğime dokunacak canımdan insanların var olma ihtimalleri var. O da kimsesizliğimize dokunamaz mı? Dokunmamalı. İstediğini yaptı, beni defalarca kez öldürdü ve ben şimdi bambaşka bir kimlikle küllerimden tekrar doğacaktım. Bu defa daha temiz bir sayfayla. Daha temiz diyorsun Bade ama geçmişi hangi beyaz kalem kapatabilir ki? Kaybedilmiş masumiyeti, kaç bahar geri getirebilir ki? "İntikam uğruna kalbinin infazına şahit olmuş bu adam seni son bir oyuna davet ediyor." Davetkâr ses tonu, içime işleyen kokusu. Tanrım sen bu günahkar bedeni cennetine kabul eder misin bilmiyorum fakat böyle…