9.Bölüm
Yazar: VALZEVAN

Bir kral öldü ve asırlık bir barışın üzerine ebedi bir savaşın gölgesi düştü. Sarayın surları yaklaşan fırtınanın ayak sesleriyle sarsılırken, o karanlığın ortasında parıldayan tek şey elinde hançer tutan bir adamın buz gibi kararlılığıydı. BÖLÜM 9: Cennetin Celladı “Tenini yakanların küllerinden, sana eş olmanın şerefini kazıdım.” *ੈ✩‧₊˚༺Zeynep༻*ੈ✩‧₊ Around the World / vogue remix (slowed) Hiçbir cennet, acısız kazanılmazdı. Bunun bedelini kaybettiğim sağ gözümle ödedim. O odadan çıktığımda beni neyin beklediğini az çok tahmin etmiştim. Ashkar sarayından kaçarken Yüzbaşı’nın sadece bununla yetinmeyeceğini hesaba katamamıştım. Sarayı baştan sona yakmış, küçük ama kalabalık olan kasabayı yok etmişti. Meğer bu planı yıllardır kuruyorlarmış. O ve onun tarafındakiler buradan kurtulmak için büyük savaşlar ve kayıplar vermişlerdi. Bu lafı da giderken demişti. Haklıydı. Ya şimdi, toprak beni almaktan vazgeçti sanırken ben, toprağa yakılarak dönüyordum. Direndim. Savaştım. Kaybettim. En çokta yoruldum, çok yoruldum. Kan kaybediyordum. Gözümdeki sızı geçmek bilmezdi. Direniyorum ama büyülerle başa çıkamadım, çıkamazdım da ben sıradan bir insanım. Murat, benim yanıma geçip sımsıkı tuttuğunda omzunda ağlamak istedim. Yapamadım. ‘ Sana da sıra gelecek ama sıra o sürtükte’ demiştim. O ise ‘ Gönlüm .’ Hayret, bir anda nereden çıktı da aklına gelmişti bu kelime. Beni biraz daha tutarsa affedecektim. Evet, sırf bana gönlüm dedi diye. Teslim oldum. Fedakârlık ettim. Murat’ı kurtardım. Beni kandırsa da gönlüm razı gelmedi. Gönlüm. Gönlüm demişti bana. Ben hep içimden derdim bu kelimeyi ama aklımdan geçirme lüksüne girmezdim. Ben de zaten bugüne kadar kalbimi hiç dinlememiştim. Ama onun dudaklarında bu kelimeyi duyduğumda nefesim kesildi, algılarımı kaybettim. Kalbimi dinledim. Celladına âşık olmak böyle bir şey mi? Şimdi ise havada asılı haldeydim. Veythira dedikleri kadının ritüelini dinliyordum. “ Ey külden doğan ama küle boyun eğmeyen Tanrıça. Ey ilk kraliçenin damarlarında yürüyen ateş. Yüzyıllardır seni diriltmek için kan döktük. Yüzyıllardır adını göğe yazdık. Ama sen susmayı seçtin. Suskun Tanrıça, uyan! Bugün sana sınırın ötesinden bir kalp sunuyorum. Bizden olmayan. Toprağımıza bağlı olmayan. Kanımızı taşımayan. Çünkü sen, yabancının kanından daha güçlü uyanırsın. Çünkü sen, saf olanı değil, koparılmış olanı kabul edersin.” Dediğinde hava karardı ve yağmur yağmaya başladı. Gök gürledi, şimşekler çaktı. “ Ey göğe bağlı ana. Bu bedeni al. Bu ruhu çöz. Bu yaşamı kendi sonsuzluğuna çevir. Bize tek irade, tek taht, tek sonsuzluk ver. Onu al ve bizi bağışla!” Gerçekten uyuyan tanrıça dedikleri kişi uyanacak mıydı, benden memnun olup burada olduğunu hissettirecek miydi? Bilmek bile istemiyorum. Murat, aşağıda deli gibi bağırırken kılımı kıpırdatamadım. Kafamı çevirip ona son kez bakabilirdim. Ama yapmadım. Eğer ona baksaydım, gözlerindeki acıyı kalbimde hissetmekten deli gibi korktum. Canavarlardan korkmayan ben, bir çift kahve gözün ağlayışından korkabilen bir ruha sahiptim. Bana âşıktı. Yastayken, ‘ Sana deliler gibi aşığım. Ne bu dünyada ne de öte dünyada ben hep seni seveceğim. ’ Demişti. Bu sözleri her aklıma geldiğinde gözlerim doluyordu. Çünkü ben de… Saçma biliyorum ama o yanımdayken elini tutmak istiyorum. Uyurken ona sarılmak istiyorum. Onunla vakit geçirmek istiyorum. Bunları istemek, beni pislik yapıyorsa evet, ben bir pisliğim. Benden çokça yaş büyüklükte birini seviyorum. Ama bu dünyada her şey değişti. Aramızda yirmi değil dokuz yaş var. Bu makul bir yaş farkı, öyle değil mi? Öyle, öyle olmalı burası bizim dünyamız değil. Ben de küçük bir kız çocuğu değilim. Değilim işte! Büyüdüm, güzelleştim. Kendisi gençleşti daha da yakışıklı oldu. En önemlisi, sevgisini hissettirebiliyor. O zamana kadar, hissettirebiliyordu. Ritüelin sonunda göğsümün tam ortasında bir yanma hissettim. Kalbimin çevresinde büyüyen bir kor. Nefesim sıklaştı. Sesimi çıkarmak istedim ama inlemekle yetindim. Parmak uçlarımdan göğsüme bir sızı oluşuyordu, bir yan…