Ölüm Çiçeği- Hükmün Gölgesi

BÖLÜM 8 - CİNAYET MAHALLİ

Yazar:

Ölüm Çiçeği- Hükmün Gölgesi – Ayça Olgaç kitap kapağı
Ölüm Çiçeği- Hükmün Gölgesi – Ayça Olgaç kitap kapağı

Rüzgâr cevap vermeden açık çekmeceye doğru ilerledi. Mehmet’in cansız bedeninin yanından geçerken gözleri komodinin üzerindeki boşluğa takıldı. Çekmecenin içindeki ilaç kutuları yere saçılmış, ahşap yüzeyin üzerinde birilerinin aceleyle yaptığı aramanın izleri kalmıştı. Yatağın hemen yanında birkaç damla kan vardı. Kan Mehmet’e ait olamazdı. Çünkü bedeninde ateşli silah yarası görünmüyordu. Solunum maskesinin çıkarılması ve cihazın kapatılması onu öldürmeye yetmişti. Dizlerimin üzerine çökerek zemindeki damlalara baktım. Kan, yatağın kenarından başlayıp odanın arka tarafındaki giyinme bölümüne doğru ilerliyordu. “Hemşire üniforması giyen kadın,” dedim. “Koridordaki çatışmada kolundan vurmuştum.” Rüzgâr kan izlerini takip etti. “Demek sandığımız kadar uzağa gidememiş.” Tam arkamızdan bir hareket sesi geldi. Refleksle döndüm ve silahımı kapının eşiğinde beliren adama doğrulttum. Adam iki elini omuz hizasına kaldırdı. Sağ elinde tuttuğu tabancanın namlusunu tavana çevirmişti. Uzun boylu, geniş omuzlu ve kahverengi saçlıydı. Üzerindeki siyah gömleğin ilk iki düğmesi açıktı. Sanki birkaç dakika önce silahlı çatışmanın ortasından geçmemiş gibi yüzünde rahat bir ifade vardı. “Bu gece herkes beni görünce silahını doğrultacaksa bir sonraki baskına fosforlu yelekle geleceğim,” dedi. Bu yüzü hatırlıyordum. Rüzgar’ın limandaki ofisinde gittiğimde, odasına girip dosya bırakan kişiydi. “Silahını bırak.” Dediğim anda adam kaşlarından birini kaldırdı. “Rüzgâr, savcı hanımın pek misafirperver olduğu söylenemezmiş.” Rüzgâr gözlerini birkaç saniyeliğine kapatıp sabrını toplamaya çalıştı. Silah tuttuğu elini arkadaşına doğru salladı. “Çınar.” “Efendim?” “Konuşma.” “Henüz kendimi tanıtamadım ama.” “Bu, konuşmaman için başka bir sebep işte.” Adamın bakışları yeniden bana döndü. Ellerini hâlâ havada tutuyordu fakat yüzünde korkudan eser yoktu. “Çınar ben,” dedi. “Ekibin daha güler yüzlü, daha sosyal ve tartışmaya açık olmayan biçimde daha yakışıklı üyesiyim.” Rüzgâr başını ona çevirdi. “Tartışmanın yalnızca senin tarafında gerçekleşmesi, sonucu geçerli kılmıyor.” Çınar’ın dudakları kıvrıldı. “Bakın, kardeşim de mizah yapabiliyor. Yalnız bunu yılda bir kere gördüğümüz için biraz kıymetli bir an bizim için.” Silahımı tamamen indirmesem de namluyu göğsünden uzaklaştırdım. “Bu da kim?” diye sordum Rüzgâr’a. “Arkadaşım,” dedi isteksizce. “Daha doğrusu, kardeşim gibi. Ancak biraz boş konuşuyor.” Çınar elini göğsünün üzerine koydu. “Aile bağlarımızı böylesine sıcak anlatmasına bayılıyorum.” “Buraya şakalaşmaya mı geldin?” diye sordum. Yüzündeki gülümseme, yatağın üzerindeki Mehmet’i gördüğü anda yavaşça kayboldu. Ellerini indirerek odaya girdi. Cansız bedene birkaç saniye baktıktan sonra çenesi sertleşti. “Şakalaşmaya gelmedim aslında.” Bakışlarını Mehmet’ten ayırmadan başıyla kapıyı işaret etti. “Alt kattaki çalışma odasında duvarın arkasına gizlenmiş bir kasa var. Açmama gerek bile kalmadı çünkü açılmıştı ve içi boştu. Evin geri kalanını da aradım. Rüzgâr’ın tarif ettiği flaş bellek hiçbir yerde yok.” “Hemşire,” dedim. Rüzgâr kaşlarını çatarak bana baktı. “Ne?” “Hemşire gibi giyinen kadın.” Zihnimde onunla ilk karşılaştığımız an canlandı. Beyaz üniforması, yüzündeki soğukkanlı ifade ve hiç tereddüt etmeden üzerimize saldırışı… “Bize ilk saldıran oydu. Burada ne aradığını biliyor gibiydi. Mehmet’in fişini çeken kişi de oysa kasayı boşaltıp flaş belleği almış olabilir.” Çınar’ın yüzündeki alaycı ifadenin son kalıntısı da silindi. “Olabilir. Kasada zorlama izi yoktu. Ya şifreyi biliyordu ya da kasayı nasıl açacağını.” “Demek ki sıradan bir tetikçi değil,” dedim. “Doğrudan Mehmet’in ne sakladığını bilen biri.” Rüzgâr cevap vermedi. Yüzündeki ifade, bu ihtimali daha önce düşündüğünü fakat benimle paylaşmadığını söylüyordu. “Siz Mehmet’i ne zamandır izliyorsunuz?” diye sordum. Sorum üzerine Çınar doğrudan Rüzgâr’a baktı. Rüzgâr’ın yüzündeki uyarıyı görünce ağzını kapatması gerektiğini anladı ama birkaç saniye geç kalmıştı. “Üç haftadır.” Kaşlarım çatıldı. “Üç…

Bölümün tamamını WritePad'de oku