Ölüm Çiçeği- Hükmün Gölgesi

BÖLÜM 7 - KIRILAN ZİNCİR

Yazar:

Ölüm Çiçeği- Hükmün Gölgesi – Ayça Olgaç kitap kapağı
Ölüm Çiçeği- Hükmün Gölgesi – Ayça Olgaç kitap kapağı

İstanbul’un o bitmek bilmeyen uğultusu, Zincirlikuyu’nun taş kapısından içeri girdiğim an bıçakla kesilmiş gibi geride kalmıştı. Dünyanın en kalabalık şehrinin göbeğinde, dünyanın en sağır edici sessizliği hüküm sürüyordu burada. Adımlarım, ezbere bildiğim o patikada yavaşladı. Bir elimde beyaz kasımpatıları, diğer elimde ise renkli rüzgâr güllerini tutuyordum. Tıpkı bir çocuk gibi, annesine ve babasına getirdiği hediyelerle kapıda kalakalmış o küçük kız çocuğu gibi mezarlığın girişinde dikildim. Zihnim beni ister istemez yıllar öncesine, o tozlu okul koridorlarına fırlattı. Sanıyorum yedi ya da sekiz yaşlarındaydım. İlkokulda, sınıf arkadaşımız Ceyda’nın annesi ölmüştü. O yaşta bir çocuk için ölümün ne demek olduğunu kavramak çok zordu. Büyükler hep bir ağızdan "Melek oldu," derdi, "Allah yanına aldı..." Ama kimse, o yaştaki bir çocuğun gözlerinin içine bakıp da yalansız dolansız "Öldü," diyemezdi. Ceyda uzun süre okula gelmemişti. Nihayet sırasına geri döndüğü o ilk günleri dün gibi hatırlıyordum. Önlüğü lekeli, saçları yamuk yumuk, özensizce toplanmış bir halde gelirdi okula. Öğretmenimiz bu konuda çok hassastı, Ceyda’nın yeniden aramıza uyum sağlayabilmesi için adeta üzerine titrerdi. Ancak ne yazık ki diğer öğrencilerin anneleri, bir öğretmenin kalbi kadar hassas değillerdi. Okuldaki bir gösteri gününde, velilerin arkada fısıldaştığı o kalabalığın içinden yükselen buz gibi bir ses kulaklarıma çalınmıştı. Kadının biri, yanındakinin kulağına eğilip Ceyda'yı işaret ederek aynen şöyle söylemişti. "Bir çocuğun yetim olduğu, saçından belli olur..." O gün o cümlenin ağırlığını tam olarak anlayamamıştım belki ama bugün, o patikada yürürken o kelimeler göğsüme bir balyoz gibi indi. Haklıydı o acımasız kadın. Annesiz kalmak, babasız kalmak; sadece birilerini toprağa gömmek demek değildi. Dünyadaki tüm şefkatli ellerin senden çekilmesi, saçını senin için düzeltecek, arkanda dağ gibi duracak o mutlak sevgiden mahrum kalmak demekti. Şimdi ben de o günkü Ceyda gibiydim. Üzerimde bir Cumhuriyet Savcısı cübbesi vardı, herkes bana saygıyla, çekinerek bakıyordu ama ruhumun saçları yamuk yumuktu işte. Rüzgâr güllerini toprağın üzerine bırakırken, içimdeki o öksüz çocuğun saçlarını ilk kez kendim taramak zorunda olduğumu biliyordum. Annem bir çiçek olsa kesinlikle kasımpatı olurdu; mağrur, dayanıklı ve bembeyaz bir kasımpatı. Bu yüzden buraya her gelişimde, sanki çiçekleri onun toprağına değil de o hiç eskimeyen şefkatli kucağına bırakıyormuş gibi hisseder, mezarını beyaz kasımpatılarıyla donatırdım. Babam ise her defasında rüzgâr gülleriyle cevap verirdi bana. Toprağına diktiğim o renkli rüzgâr gülleri, esintiyle birlikte hızla döne döne bana kendi dilince "Hoş geldin" derdi. Elimdeki rüzgâr gülünü yavaşça, incitmekten korkar gibi toprağına diktim. "Baba..." diye fısıldadım. Sesim, günlerdir göğsümde taşıdığım o koca kayanın altında ezildi, çaresizce çatallandı. Benim fısıltımla birlikte, sanki dünyadaki tüm rüzgârlar babamın toprağında buluştu. Rüzgâr gülü bir anda öyle bir hızla dönmeye başladı ki, renkler birbirine karıştı. O pervanenin çıkardığı melodik hışırtının içinde, zihnim babamın o hiç unutmadığım, güven veren sesini fısıldadı kulaklarıma: “Hoş geldin yavrucanım… Hoş geldin, safa getirdin kızım.” "Yolumu kaybettim baba," dedim, sesim dudaklarımdan kırık bir döküntü gibi fırlarken. "Bulamıyorum... Yardım etsen bana… Desen ki şuradan sağa dön, buradan devam et. Desen ki bana, 'Düşmezsin yavrucanım, ben tutarım' desen, baba…" Soğuk mermeri, sanki onun o hiç eskimeyen, güven veren yüzünü okşar gibi usul usul sevmeye devam ederken içimi döküyordum ona. Konuştukça eksiliyor, ağladıkça içimdeki o çocukluk yarası katlanarak kanıyordu. Tam o an gökyüzünden toprağa, topraktan da diktiğim rüzgâr gülünün yapraklarına ilk yağmur damlası düştü. Babam da sanki yukarıda bir yerde beni duyuyor ve benimle ağlıyor gibiydi. Gökyüzünden süzülen damlalar yanaklarımdaki gözyaşlarına karışırken, birden hıçkırıklarımın arasından tuhaf, yarım yamalak bir…

Bölümün tamamını WritePad'de oku