BÖLÜM 4 - DEVRİLEN ATI VURURLAR
Yazar: Ayça Olgaç

BÖLÜM 4 ──────────── ✦ ──────────── Bölüm Şarkıları: Florence + The Machine – Seven Devils Ruelle – Game of Survival Woodkid – Run Boy Run Mabel Matiz – Fırtınadayım Merhaba sevgili okur, hoş geldin. Artık geçmişi geride bırakıyor ve günümüze dönüyoruz. 2019 yılından 2025’e uzanan o karanlık yolun ardından, Leyla Sofar’ın kanaya kanaya bugünkü Leyla Sofar’a nasıl dönüştüğüne tanıklık edeceğiz. Bölüm sonlarında bırakacağın destekleri ve yorumlarını heyecanla bekliyor olacağım. Ayrıca bana dilediğin zaman Instagram hesaplarımdan ulaşabilirsin. Kişisel kitap hesabım: @aeternareads Ölüm Çiçeği: Hükmün Gölgesi resmî hesabı: @olumcicegiofficial26 Keyifli okumalar. 🖤 Evi ev yapan neydi gerçekten? Dört duvarla bir çatı mı, yoksa o duvarların arasında yankılanan hayatın ta kendisi mi? Kalabalık sofralardan yükselen kahkahalar, mutfağın buğusuna karışan portakallı kek kokusu… Benim için ev, annem ve babamdı. Sabahın ilk ışığında babamın sakallı çehresini yanağımda hissetmek, annemin elinden çıkan sıcak bir tostun buharıyla uyanmaktı. O his, içimi ısıtan o tanıdık güven duygusu uzun zaman önce terk etti beni. O günden beri ne bir duvar ait hissettirdi kendini, ne de bir çatı yeterince sağlam durabildi başımın üstünde. Sinir bozucu bir trafiğin ardından kapıdan içeri adım attığımda, zihnimdeki ağırlık omuzlarıma çökmüş fiziksel bir yüke dönüşmüştü. Anahtarı kilitte güçlükle çevirdim. Evin sessizliği, ağır ve soğuk bir battaniye gibi sarıp sarmaladı beni. Topuklu ayakkabılarımı çıkarıp kendimi yumuşak zemine bıraktım. Dağınıklığa tahammülü olmayan ben, bugün çantamı bile kenara kaldıracak gücü bulamıyordum. Kahve makinesine uzandığımda parmaklarım hafifçe titriyordu. Kaç zamandır doğru düzgün bir şey yememiştim; lokmalar ağzımda büyüyor, boğazımdan aşağı inmiyordu. Sebebi belliydi. Korktuğum, yaklaştıkça kaçmaya çalıştığım o gün nihayet gelip çatmıştı. Kahve demlenirken mutfağa yayılan o tanıdık koku, bu kez içimde hiçbir huzur uyandırmadı. Tezgahtaki meyve sepetinden bir muz alıp hızlıca yedim. Beni akşama kadar idare etse kafiydi. Üzerimdeki kıyafetler derime yapışmış gibiydi. Sanki günün tüm kiri, tanık olduğum tüm düşünceler gözeneklerime kadar işlemişti. Bu eşikten dışarı adım attığımda gururlu, haklı ve güçlü bir savcıydım. Bu eve girdiğimde ise sadece yorgun ve kırgın... Dışarıda takınmak zorunda kaldığım o çelikten maskeyi yine apartman boşluğunda soyunup bırakmıştım. Soğuk suyun altına sığındım. Dakikalarca başımdan aşağı dökülen su, içimdeki o ateşi söndürmeye yetmedi. Göz kapaklarımın arkasında hep aynı sahne vardı. Beyaz floresanların buz gibi ışığı, kan kokan bir hastane odası, monitörün monoton bipleri ve yatakta öylece yatan bir çift solgun el... Zihnimin labirentinde kaybolmamak için yıllar önce psikoloğumun öğrettiği nefes egzersizlerine başladım. Dört saniye al, sekiz saniye ver... Saydım, odaklanmaya çalıştım ama nafile. Bugün, o çaresiz günlerden biriydi. İçime çektiğim havanın bile üzerime sinen o eski küf kokusunu temizlemeye gücü yetmiyordu. Aynadaki buğuyu silip yansımama baktım. Saat yediye yaklaşıyordu. Yüzümdeki yabancıya bakıp altını çizer gibi fısıldadım. "Bu gece her şey değişecek. Sen bile." İstanbul Barosu’nun bu akşamki daveti, aylardır ilmek ilmek ördüğümüz planın düğüm noktasıydı. Ozan ve babası Behçet Amcanın mimarı olduğu bu sahne için hamlelerimi defalarca prova etmiştim. Aynanın karşısında kalbim göğsümü yırtarcasına çarparken her ihtimali yaşamıştım. Hazır mıydım? Sanmıyordum. Ama olmak zorundaydım. Onların adaleti için. Altı yıl önce babamın çalışma masasında bulduğum o not olmasaydı, belki de bu yıkımı kader sanıp kendimi avutacaktım. Oysa annemle babam kaza veya ecelleriyle değil, göz göre göre katledilmişlerdi. Ailemin davasına ne yazı ki yasal yollarla ben bakamıyordum. Haliyle, yıllarca farklı avukatlar ile çalışmıştık. Fakat gelin görün ki, hepsi bir şekilde davadan el çekmiş ya da çektirilmişti. Raporlar saman altı edilmiş, tanıklar parayla susturulmuş, dosyalar karartılmıştı. Güç sahipleri…