BÖLÜM 1 : EVE DÖNÜŞ
Yazar: Ayça Olgaç

Sevgili okur, Bazı hikâyeler bir kapının açılmasıyla değil, bir çift gözün kapanmasıyla başlar. Şimdi seni Leyla Sofar’ın zihninin bile girmeye cesaret edemediği o karanlığa götürüyorum. Bu hikâyede gördüğün her yüzün ardında başka bir gerçek, duyduğun her sözün içinde saklı bir yalan olabilir. Bu yüzden senden yalnızca bir şey istiyorum. Hiçbir ayrıntıyı unutma. Çünkü bazen insanın hatırlamadıkları, başına gelenlerden çok daha tehlikelidir. Hazırsan, Leyla’nın gözlerini kapattığı o geceye dönüyoruz. BÖLÜM 1 ──────────── ✦ ──────────── ''İnsan her şeye alışan bir yaratıktır ve sanırım bu onun en iyi niteliğidir.'' Fyodor Dostoyevski 4 Aralık 2019 Bedenim koluma enjekte edilen sıvının ağırlığı altında yavaşça teslim oluyordu. Önce parmak uçlarımda başlayan karıncalanma, damarlarımdan hızla yayılan bir yangın gibi içimi sararken, nefes alışlarım düzensizleşti. Konuşmak istedim, sesim çıkmadı. Ayaklarıma güç vermeye çabaladım, ama dizlerim benden çoktan vazgeçmiş gibiydi. Kaçış, sadece düşüncemde bir ihtimal olarak duruyordu artık; bedenimse bu ihtimali çoktan reddetmişti. Karşımdaki genç adamın yüzündeki huzursuzluk gözlerinden taşmış, dudaklarını sertçe birbirine bastırırken çenesindeki kaslar kasılmıştı. Bir şeyler söylemek istiyordu, ama sanki kelimeleri boğazında düğümlenmişti. Sonunda, derin bir nefes aldı, göz kapaklarını ağır ağır kapatıp açtı. Kafasını yana sallarken gözlerinde çaresizlik okunuyordu. Gözlerim yavaşça kapanıp açıldı. Gittikçe ağırlaşan kirpiklerim, bana ihanet edercesine bulanık bir perde gibi görüşümü örtmeye başladı. Sıcak bir damla yaş, yanaklarımdan süzülerek buz kesmiş elmacık kemiklerime ulaştı. Zihnimde sesler uğulduyor, odadaki her şey tuhaf bir bulanıklık içinde eriyordu. Düşüyordum. Bedenim, bana ihanet edercesine gevşedi ve kontrolsüzce genç adamın kollarına bırakıldı. O an, derin bir nefes aldım; ciğerlerime dolan hava zehir gibi ağır, iliklerime kadar işleyen korku kadar soğuktu. Kanıma karışan sıvı damarlarımda yanarak dolaşıyor, ince ince bir acı yayılıyordu içime. Bilincim, gerçeğin sınırlarından kopup karanlığın içine çekiliyordu. Son duyduğum şey, genç adamın titreyen sesi oldu. "Özür dilerim... çok özür dilerim." 12 Nisan 2020 Karanlık, zihnimin odalarından çekilmek bilmiyordu. Her uyanma çabası, dibi görünmeyen bir boşluğa doğru yeniden yuvarlanışımla son buluyordu. Zihnimin kuyusunda bir sayaç kurmuş, içimden yüze kadar sayıp duruyordum. Her sayıda göz kapaklarımı zorluyor, ama her defasında o pusuya yatmış canavarın çekimine kapılıyordum. Kaçıncı yenilgiydi bu, bilmiyordum. Fakat bu kez, kurşun kadar ağırlaşan kapaklarım nihayet milimetrik bir çabayla aralandı. Görüş alanıma giren ilk şey bana, bilincime, geçmişime ait olmayan bir yabancılıktı. Pürüzsüz, soğuk ve beyaz bir tavan. Ardından burnuma sızan o tanıdık ama bir o kadar da yabancı gelen çamaşır yumuşatıcısı kokusu... Sanki bir başkasının bedenine, bir başkasının hayatına yanlışlıkla fırlatılmıştım. Ve sonra, sanki bir suyun altından geliyormuş gibi uğultulu, boğuk bir ses zihnimin duvarlarında çınladı. "Leyla, bizi duyabiliyor musun?" Ağrısıyla sızlayan boynumu yavaşça sesin kaynağına çevirdiğimde, kalbim bir kuşun kanat çırpışı gibi göğsüme vurmaya başladı. Karşımda, gözleri yaşla parıldayan, dudaklarında sıcak ama çaresiz bir gülümseme taşıyan Baran abi duruyordu. Onu tanıyordum…Evet, bu yüz yabancı değildi. Ama zihnimin en derinliklerinden yükselen o ilkel çığlık, tanıdıklığı anında çürütüyordu. "Yaklaşma, uzak dur! Kaç ondan!" Bedenim, ben daha ne olduğunu anlayamadan kontrolden çıkmış bir refleksle geriye büzüldü. Kuruyan dudaklarımdan dökülen kelimeler benim irademe değil, benliğimi saran o hayvani korkuya aitti. "D-dokunma..." Rüya ile gerçekliğin sınırları birbirine karışıyor, zihnimdeki görüntüler bulanık bir sisin içinde eriyordu. Kolumu kaldırmayı denedim. Fakat o uzuv sanki bana ait değil, bedenime dışarıdan dikilmiş yabancı bir et parçası gibiydi. Derimdeki amansız baskıyı hissedince gözlerim ağır çekimde aşağı…