KURTULUŞUN SANCISI
Yazar: Sena

"Kaderin değişmiyorsa ne geçmişinin ne de geleceğinin bir önemi vardır. Ya bugününü en az acıyla atlatacaksın ya da kaderini değiştireceksin." Çıkmaz bir sokakta, sırtın duvara yaslanmış halde üstüne gelen arabayı izlemek gibiydi hissettiğim acı. Hem kaçamayacağımı biliyordum hem de acıya kendimi hazırlamaya çalışıyordum. Her bir saniyede kaç dakika ardından neremin sızlayacağını tahmin ediyor, kendimi bu hisse hazırlamaya çalışıyordum ama hayır, başaramıyordum. İnsan kendini acıya alıştıramıyordu. Kemiklerim sanki küllerinden tekrar ve tekrar birleşip her biri bütün olduğu anda kırılıyordu. Bu ise sonu olmayan bir döngü gibi sonsuzluğu temsil edercesine devam ediyordu. Ölüyordum ve tekrar doğuyordum, sonra tekrar ölüyordum. Sonsuzca... O beton zemindeydim ama aslında değildim. Bedenim oradaki acıyla kasılmış şekilde yatarken ben onu izliyordum. Gördüklerimle sertçe yutkunurken ağlayamayacak kadar bitik olduğumu fark etmiştim. Çok kötü görünüyordum. Kötü bile bunun yanında iyi kalırdı hatta. Baktığım kadın gerçekten de ben miydim? İnsan gördüğüne inanmaz mıydı? Ben inanamadım. Hissettiğim çaresizlik ve kabullenememe hazımsızlığıyla başımı iki yana salladım. Etrafım kalabalıktı, birkaç adam vardı ama yüzleri buğuluydu. Sanırım onları zihnim silmişti. Umursamadım adamları, ilgim sadece kendimdeydi. Hissettiği acıyı yansıtmamaya çalışan ama her bir darbede ölmek için içten içe yalvaran kadın sadece odağımdaydı. Vicdanı olan herkes de şu an benim gibi ona bakardı çünkü insan olan kimse bu işkenceye kayıtsız kalamazdı. "Hadi ama daha ne kadar dayanabilirsin ki? Bu tavırların beni kışkırtmaktan başka bir işe yaramıyor, prenses." Üstümdeki adamın elindeki bıçakla omzumdan başlayıp sırtıma doğru tenimi yararken söylediklerini yerdeki bedenim duymamıştı ama ben duymuştum. Onun da yüzü buğuluydu fakat ses tonu fazlaca keyifliydi. Kimdi bu şerefsiz piç? Donuk bakışlarımla izlediğim sahnede artık hissizdim. Bir sahneye ne kadar maruz kalırsanız onu karşı duyarsız olurdunuz ve ben kendime karşı duyarsızlaşmıştım. Ruhum vardı ama duygularım yoktu. Adam da bunu fark etmişti ki sinirle üstümden doğruldu. Elindeki bıçağı parmaklarının ucunda çevirip avcunda sıkıca tutarken giydiği siyah postalı sertçe boşluğuma geçirdi ve söverek odadan çıktı. Onun gitmesiyle diğer adamlar da peşinden ilerledi ve ışıkları kapatarak beni, benimle bıraktılar. Yalnızdım, her zamanki gibi. Yaralıydım, doğduğumdan beri. Gördüğüm rüyanın ruh bozan hissiyle yavaşça gözlerimi araladım. Gün ışığı şakağıma saplanırken gözlerim tekrar kapatma isteğiyle doldu ama yapmadım. Biraz bekleyip ışığa alışmaya çalışırken etrafa bakındım ama beynim durmuş gibi gördüklerimi idrak edemezken; ilk bir an nerede olduğumu, kim olduğumu algılayamadım. Yattığım yumuşak zemin beton değildi, konforlu bir yataktı. Benliğim beynimi uyardığında çalışmaya başlayan organım bana buranın tanıdık olduğunu fısıldadı. O olaydan öncesine kadar işlerden bunaldığımızda ekiple kaçtığımız yazlıktaki odamdı burası. Koyu kahve bir giyinme dolabı ve onun yan tarafında aynı renkte bir makyaj masası vardı. Bir de mobilyalarla uyumlu başlığı olan çift kişilik yatak. Odada başka hiçbir şey yoktu. Güven hissi ruhumu biraz olsun rahat ettirdiğinde, kuruyan boğazımı yutkunarak ıslatmaya çalıştım ama acı tattan başka bir şey elde edemedim. Yüzümü buruştururken inleyerek ofladım. Güneş odayı tam anlamıyla sardığı için terlediğimi hissediyordum ve yaralarım için iyi değildi. Gözlerim karşı duvardaki makyaj masasının üzerindeki su dolu sürahiye saplandığında odada yalnız olmanın verdiği rahatlıkla doğrulup üstümdeki pikeyi kaldırdım. Kısa hareketim bile varlıklarını unuttuğum yaralarımı sert şekilde uyardı ve bedenimle bütünleşmiş yaraların acısı kendini hatırlattı. Siktir, bedenim fena halde dağılmıştı. Aldığım iki kısık nefesle sıkıca gözlerimi kapatıp bu hissin geçmesini bekledim. Beklerken de içimden tekrar ettim. "Bir varmış bir yokmuş. Acı gidermiş izi kalırmış." tekrarla, Alisa. Beşinci tekrarımın ardından acı…