Bölüm 5
Yazar: Ceren Oktay

Canlarım, beşinci bölüm an itibari ile yayında. Şimdiden keyifli okumalar dilerim. Okumaya başladığınız tarihi ve saati buraya not bırakmayı ihmal etmeyiniz. Yorumlarınızı da bekliyorum. “Size tekrar söylüyorum,” dedim, sesimin taş duvarlarda çoğalıp bana geri dönmesini dinleyerek. “Her kimden bahsediyorsanız, ben o kişi değilim. Beklediğiniz kişi hiç değilim.” Mahzenin en geniş odasında toplanmıştık. Tavandan sarkan ince kökler, Toana’nın avucundaki ışık küresinin altında damarlar gibi görünüyordu. Nem, duvarlardan ağır ağır süzülüyor; zemindeki oyuklarda karanlık su birikintileri oluşturuyordu. Birkaç adım ötemizde duran Mehayaböler sessizce beni izliyordu. Bazılarının yüzünde umut, bazılarında korku, bazılarında ise insanın üzerine yük bindiren o korkunç inanç vardı. Beni tanımıyorlardı. Buna rağmen benden kurtuluş bekliyorlardı. İnsanın hiç tanımadığı birine güvenmesi delilikti. Hiç tanımadığı birinden bir halkı kurtarmasını istemesi ise daha büyük bir delilik. “Gerçekte osun ama korkuyorsun,” dedi kalabalığın ön tarafındaki Mehayabölerden biri. Sözcükleri Cimy’ninkiler kadar bozuktu ama sesi güçlüydü. “Korkunun seni ele geçirmesine izin verme. Bırak, seninle beyaber İmpayatorluk’a karşı savaşalım.” “Savaşmak mı?” Gülmeye çalıştım, fakat boğazımdan çıkan ses gülüşe benzemedi. “Hem de İmparatorluk’a karşı? Siz delirmiş olmalısınız. Neler yapabileceklerine dair gerçekten bir fikriniz var mı?” Yanıt vermediler. Belki vardı. Belki de onları yerin altına saklanmaya zorlayan şey, tam olarak bu bilgiydi. Ben de İmparatorluk’un neler yapabileceğini biliyordum. Genetik Stabilizasyon Birimi’nin beyaz duvarlarını, kapıların ardında boğulan çığlıkları, kayıt ışıklarını ve infaz yayınlarını unutabilecek değildim. Yalnızca karşı gelenleri öldürmezlerdi. Önce isimlerini siler, ardından hatıralarını kirletir, en sonunda geride kalan herkese onların hiç yaşamamış olduğuna inanmalarını emrederlerdi. İmparatorluk, insanları öldürmekle yetinmezdi. İnsanın dünyada bıraktığı yankıyı da yok ederdi. Toana yanıma yaklaştı. Elini omzuma koyduğunda parmaklarının titrediğini fark ettim. Yüzündeki kararlılık, korkmadığı anlamına gelmiyordu. O yalnızca korkusuna rağmen ayakta kalmayı benden daha iyi başarıyordu. “Ben buradayım,” dedi. “Tarık burada. Voelina da. Hepimiz buradayız. Birlikte durursak İmparatorluk’u durdurabiliriz.” “Bunu nereden biliyorsun?” “Bilmiyorum.” Gözlerini benden kaçırmadı. “Ama kaçmayı sürdürürsek ne olacağını biliyorum. Bizi birer birer bulacaklar.” “Ölüm er ya da geç gelecek,” dedi kalabalıktan biri. “Benim bir ailem var!” diye haykırdım. Sözlerim duvarlara çarpınca odadaki birkaç küçük Mehayabö irkilerek annelerine sokuldu. Sesimi alçaltmaya çalıştım ama içimde biriken korku, boğazımdan öfke olarak çıkıyordu. “Hasta bir babam, annem ve kardeşim var. Onların iyi olduğundan emin olmalıyım. Ben sessiz kaldığım sürece onlara dokunmamaları için hâlâ bir ihtimal var.” “Elissa…” Tarık’ın sesi diğerlerinden daha yumuşaktı. “Artık sessiz kaldığını düşünmüyorlar.” Ona döndüm. “Az önce bir asker birliğini tek kelimeyle durdurdun. Hepimizi mermilerden korudun. Seni gördüler.” “O zaman beni alsınlar.” Tarık’ın yüzü gerildi. “Böyle konuşma.” “Neden? Ben yakalansam umurumda değil. Önemli olan ailem.” Voelina sabrını kaybetmişçesine bir adım öne çıktı. “Seni artık biliyorlar. Gücünün farkındalar. Peşini bırakmayacakları gibi aileni de rahat bırakmayacaklar. Bunu anlamak istemiyor musun?” İstemiyordum. Çünkü anlarsam, şimdiye dek uğruna sustuğum her şeyin boşuna olduğunu da kabul etmem gerekecekti. Usta Merte, kalabalığın arasından ağır adımlarla ilerledi. Yaşı, yüzündeki çizgilerdeydi ama yürüyüşünde değildi. Beline kadar uzanan beyaz sakalı göğsünde dalgalanırken gözleri kolyeme kaydı. “Ailen, son aldığımız haberde güvendeydi,” dedi. “Son haber ne zaman geldi?” Kısa bir sessizlik oldu. “Sen buraya ulaşmadan önce.” “Ne kadar önce?” Usta Merte yanıt vermedi. İşte o sessizlik, verebileceği bütün cevaplardan daha kötüydü. “Onlara nasıl ulaştın…