Bölüm 1
Yazar: Ceren Oktay

Canlarım, ilk bölüm an itibari ile yayında. Şimdiden keyifli okumalar dilerim. Okumaya başladığınız tarihi ve saati buraya not bırakmayı ihmal etmeyiniz. Doğduğunuz andan beri eziyet gördüğünüz ve köle olduğunuz bir diyarda yaşadığınızı düşünün. Bu diyarda kurallar kesin ve dışına çıkmak yasak. Eğer kuralların dışına çıkılırsa alınan cezalar çok ağır. Bu yüzden ben ve ailem, hatta bu diyarda yaşayanlar kurallara uymak için çabalıyor, sesini kesinlikle çıkarmıyor. Eğer ki sesimizi çıkarırsak daha önce gördüğümüz şeylerin bizim başımıza gelebileceği düşüncesi, tüylerimizi diken diken ediyor. Bu diyarda doğup öğrenmeye başladığım andan itibaren bana neyin doğru, neyin yanlış olduğu söylendi ve kabul etmek zorunda olduğum sıkça dile getirildi. Olanlar sadece bununla sınırlı kalmadı. Ne düşüneceğimi, ne giyeceğimi, ne zaman susmam gerektiğini onlar belirlediler. Geçmişte özgürlük adı verilen şey, kitaplarda varlığını sürdürüyordu. O kitaplar ise bizleri etkilememesi için yakılıp yok edildi. Buna isyan eden ve tepki gösterenler elbette oldu. Kitapların önemli olduğunu ve geçmişlerini temsil ettiğini söylüyorlardı. Bu yaptıkları intiharla eş değer olduğu için sonları ölüm oldu. Kesinlikle acıma yoktu. Acımak diye bir kelimeyi bu diyarda göremezdiniz ve böyle bir eylemle kesinlikle karşılaşamazdınız. Düşünmeye devam ederken ellerimi yumruk yaptığımı yeni fark etmiştim. Kaşlarımı çatıp sakin kalmaya çalıştım. Bu diyardan, kurallardan, bizi köle olarak görmelerinden ve diledikleri gibi yönetmelerinden nefret ediyordum. Nitekim bunu hiçbir zaman dile getirememiştim. Ne annem ne babam ne de kardeşim beni anlamıyordu. Odamdaki camdan dışarı bakmaya devam ederken işe giden insanları görüyor, daha da kahroluyordum. Bu doğru değildi. “Vakit geldi.” Annemin sesini duymanın ardından camdan dışarı bakmayı bıraktım ve odadaki aynada kendime baktım. Derin bir nefes aldıktan sonra her günün aynı olmasından sıkıldığımı fark ettim. Başımı iki yana salladığımda annemin tekrar sesini duydum. “Hadi! Acele et!” Üzerimdeki kıyafetin kusursuzca ütülenmiş olduğundan emin olduktan sonra yavaşça sandalyeden kalktım. Her günün aynı olduğu, her sabahın tekdüze sessizliğiyle başlayan bu rutine adımımı atarken, içimde bastıramadığım o sıkışma hissi yine baş gösterdi. Koridora çıktığımda annem sessizce elini uzattı. Avucunda bir elma vardı. Sessizliği bozan ilk şey, yine aynı cümleydi: “Sakın ola ki sesini kullanma. Sana zarar vermelerini istemezsin.” Bu cümleyi sayısız kez duymuştum ama her seferinde içimi aynı şekilde burkuyordu. Bir hap gibi boğazıma takılıyor, yutkunmaya çalıştıkça içimde bir şeyler daha da bastırılıyordu. “Biliyorum, biliyorum,” dedim, bıkkın bir ifadeyle. Elmayı ısırdım. Tadını bile hissetmiyordum artık. Botlarımı giymeye yönelirken sözlerim döküldü: “Yapacağım en ufak bir hatanın yalnızca beni değil, sizi de etkileyeceğinin farkındayım.” Bulunduğumuz diyar, Nileg adı verilen bir İmparatorluk tarafından yönetiliyordu. Bu imparatorluk, yaklaşık beş yüz yıl kadar hüküm sürmekteydi ve tüm yönetimi başarılı bir şekilde ele almıştı. Ben, ailem, arkadaşlarım ve diğer insanlar bu imparatorluğun malıydık. Onlar ne derse yapmak zorunda olup onlara karşı asla isyan edemezdik. Daha önce isyan edenlerin yaşadıkları, bizzat Nileg tarafından gözlerimize sokulmuş ve bizleri fazlasıyla korkutmuştu. Gördüğüm o dehşet verici sahneler, zihnimin bir köşesine kazınmıştı. Her hatırladığımda boğazım düğümleniyor, ciğerlerim daralıyordu. Bu yüzden dikkatli olmalıydım. Sakin… Sessiz… Görünmez… Annem boşuna uyarıda bulunmuyordu. Çünkü ben önemliydim. Ve biz... belki de bir gün her şeyi değiştirebilecek olan tek umuttuk. Kimliğimi yokladım, hâlâ yerindeydi. Annemin açtığı kapıdan dışarı adım atarken bir kez daha ona baktım. “Geç kalmayın,” dedim. “Çünkü onların gözünde geç kalmak bile isyana eş sayılıyor.” “Haklısın kızım… Ama babanın durumu daha da ağırlaştı,” dedi annem, sesi çatallıydı; gözlerindeki hüzün saklanamayacak kadar belirgindi. İçimde bastıramadığım bir…