3. BÖLÜM
Yazar: Nur Öner

Ekrandaki kelimeler zihnime ulaştığı an Antalya’nın o meşhur yapışkan sıcağında sırtımdan aşağı bir kova buzlu su dökülmüş gibi irkildim. Telefonu yatağın üzerine fırlatırken zihnim çoktan kendi cenaze merasimimin lojistik detaylarını planlamaya başlamıştı. Acaba belediye bana helva dağıtır mıydı? Ben sadece mesaisini bitirip evine gitmek ve sakin bir hayat yaşamak isteyen masum bir memurdum. Şimdi ise bir aşiretin namus radarına takılmış, yasadışı bir firarın başrolü olmuştum. Odanın kapısına doğru adımlarken kalbimin ritmi az önceki düğündeki Diyarbakır halayının temposunu çoktan geride bırakmıştı. Üzerimdeki şoku atlatamadan merdivenleri ikişer ikişer indim. Çiftlik evinin o loş, ahşap kokulu sessizliğini yırtarak alt kata adım attığımda onu doğrudan karşımda bulmayı beklemiyordum. Kerem salonun köşesindeki geniş deri koltuğa uzanmış, tek kolunu gözlerinin üzerine siper etmişti. Üzerindeki gömleğin ilk birkaç düğmesi açık, kollarını hafifçe yukarı kıvırmıştı. İçeri bir kasırga gibi girmemle birlikte kolunu yavaşça yüzünden çekti. O buz mavisi gözleri karanlığın içinden direkt beni bulduğunda yüzünde en ufak bir irkilme kırıntısı bile yoktu. Tetikte bekleyen o mesafeli kimliğine saniyeler içinde bürünerek doğruldu ve dirseklerini dizlerine dayadı. Sol kaşı, 'Yine ne var?' der gibi hafifçe yukarı kalktı. "Ölüyoruz." dedim sesimin titremesini engelleyemeyerek. "Yani muhtemelen birkaç saate bu dünyaya elveda diyeceğiz. Töre cinayetine kurban giden ilk devlet memuru olarak tarihe geçmemi istemiyorsan bir şeyler yap." Kerem arkasına yaslanarak kollarını göğsünde kavuşturdu. O kadar sakin, o kadar durağandı ki adamın damarlarında kan yerine mantık akıyor olabilirdi. Koltuktaki o rahat duruşunu milim bozmadan, "Nilüfer her yarım saatte bir felaket senaryosu üretmek senin profesyonel bir hobin mi yoksa genetik bir durum mu?" diye sordu. Sesi gecenin sessizliğinde pürüzsüz ve derindi. "Ben ciddiyim." Adımlarımla aramızdaki mesafeyi kapatıp yukarıdan kaptığım telefonu yanındaki sehpanın üzerine bıraktım. "Al, bak. Meltem’den geldi. Hani şu kardeşinin masada bıraktığı gelin. Kadın resmen infaz listemizi yayınlamış." Kerem gözlerini benden çekip ekrana sabitledi. Mesajı okurken yüzündeki o ketum, hiçbir duygu barındırmayan ifade milim oynamadı. Sadece çene kemiğinin hafifçe kasıldığını gördüm. Telefonu hemen eline almadı; önce kelimeleri zihninde tarttı, ardından uzun parmaklarıyla cihazı kavrayıp ekranı kararttı. "Meltem doğruyu söylüyor olabilir." dedi. "Ne? Bize tuzak kurmaya çalışıyor olamaz mı yani?" Gözlerimi inanamayarak kıstım. "Hem dur ya... Daha birkaç saat önce bu kızın ailesinin bizi avlamaya çıkacağını söyleyen sendin. Şimdi ne değişti? Ne ara Meltem’in avukatlığına soyundun?" Kerem koltuktan yavaşça kalktı. Aramızdaki mesafe kapandığında boyunun avantajıyla üzerimde kurduğu o sessiz otoriteyi hissetmemek imkansızdı. "Duygularınla hareket etmeyi bırakırsan, mantığı görebilirsin Nilüfer." dedi gözlerini doğrudan gözlerime dikerek. "Meltem bu mesajı Kaan’ın telefonuna değil, senin telefonuna attı. Neden?" "Çünkü..." Bir an duraksadım. "Çünkü bende numarası vardı? Nikâh işlemleri için almıştım." "Bu teknik gerekçe," dedi Kerem başını hafifçe iki yana sallayarak. "Asıl sebep stratejik. Eğer Meltem bizi amcalarına yem etmek isteseydi şu an burada bu konuşmayı yapıyor olmazdık. Bize doğrudan bir baskın verirlerdi. Kız bizi uyarıyor çünkü amcalarının burayı nasıl bulduğunu biliyor ama bunu kendi ailesine belli etmeden yapıyor. Yani ortada bir tuzak yok, bir sızıntı var." Kerem`in gözleri salonun ortasındaki boşlukta bir noktaya kitlendi. Zihni İsveç’teki o karmaşık ceza davalarını çözer gibi tıkır tıkır çalışıyordu. "Kaan buraya gelirken telefonunu kapattığını söyledi. Ama Kaan’ın teknoloji okuryazarlığı, bir ergenin sosyal medya kullanımından öteye gitmez. Telefonu kapatmak, sinyali kesmek demek değildir." "Nasıl yani?" "Düğünde gelin tarafı nasıldı?" diye beklemediğim bir soru sordu. "Tuhaf bir şey yoktu. Gayet eğleniyorla…