2. BÖLÜM
Yazar: Nur Öner

Önce anlamadım. Daha doğrusu beynim bu absürt ihtimali algılamayı reddetti. Bir düğünde duyabileceğiniz birçok aksilik vardı: Kavga çıkabilir, elektrikler kesilebilir, üç katlı pasta devrilebilir ya da gelin heyecandan fenalaşabilirdi. Ama kaçmak? Bir süre karşımda duran çocuğun yüzüne boş boş baktım. O da bana baktı. İkimizden biri bu cümlenin devamını getirecekmiş gibi birkaç saniye öylece kalakaldık. Sonra gözlerimi kırpıştırıp sordum, "Kim kaçtı?" diye. Aslında sormama gerek olmadığını içten içe biliyordum ama yine de bir umut işte. Belki başka bir cevap verirdi. Belki yanlış anlamıştım, damadın kuzeni kaçmıştı ya da küçük yeğenlerden biri kalabalıkta kaybolmuştu. "Damat." dedi çocuk, acı gerçeği yüzüme çarparak. İçimde aniden bir şey koptu. Sanki düğün salonundaki bütün sesler bir anda benden kilometrelerce uzaklaştı. Davulun gümlemesi, müziğin basları, insanların uğultusu... Hepsi boğuklaştı. Ve zihnim kapısını sıkı sıkıya kapattığım o eski odaya, yıllar öncesine hoyratça kayıverdi. Bembeyaz bir gelinlik, titreyen eller ve ağlamamak için dudaklarını birbirine bastıran bir kadın: ablam. Bir zamanlar dünyanın en güzel gelini olan ablam. İçime bir anda oturan o tanıdık ağırlığı hissettim. O günü hiç unutamamıştım, istesem de unutamazdım. Bir insanın kalbinin kırılışını en önden izlediğinizde bazı görüntüler zihninize kazınırdı. Üzerinden yıllar geçse bile o boya oradan silinmezdi. Ablam da o nikâh sabahı heyecandan yerinde duramıyor, sürekli gülümseyip kuracağı yuvadan bahsediyordu. Sonra her şey birkaç saat içinde un ufak olmuştu. Bir insanın yüzündeki umudun yavaş yavaş sönüşünü izlemek kadar korkunç çok az şey vardı. Ve şimdi birkaç metre ötemde, başka bir kadın tam olarak aynı uçurumun kenarında duruyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Hayır, hayır, hayır, hayır. Buna izin veremem. Gözlerimi hızla açıp çocuğa döndüm. "Az önce otoparka doğru koşan o kumral adam mıydı damat?" Çocuk başını salladı. "Evet." Kalbim aniden son sürat çarpmaya başladı. Aysima sessizce yanımda duruyordu ama yüzündeki ifadeye bakacak durumda değildim. Gözlerim çoktan kalabalığın ötesine, otopark tarafındaki panik dalgasına ve içimde usul usul yükselen o çılgın dürtüye kaymıştı. Normal bir insanın yapacağı şey belliydi; yerine oturur, olanları izler ya da polis çağırırdı. Ama ben hayatım boyunca o çizgideki 'normal' insanlardan olamamıştım. "Nilüfer," dedi Aysima. Sesindeki o yoğun tedirginliği hissedebiliyordum. Kolumu tuttu. "O iş senin işin değil." Haklıydı. Bu benim işim değildi. Ben sadece bir nikâh memuruyum. Dedektif değil, polis değil, özel harekât hiç değil. Fakat içimdeki o dikbaşlı ses kararını çoktan vermişti. Çünkü ben artık sadece kaçan bir damat görmüyordum, yıllar önce gözyaşları içinde kalan ablamı görüyordum ve o görüntü bütün mantığımı susturmaya yetmişti. "Bu gece o adamı yakalayacağım." Aysima'nın gözleri yuvalarından fırladı. "Ne?" Ama onu duymadım bile. Tam o sırada otopark tarafından bir bağırış yükseldi: "ŞURAYA GİTTİ!" Başımı çevirdiğimde onu gördüm. Siyah takım elbisesiyle kalabalığın arasından sıyrılmış, arkasına bile bakmadan koşuyordu. Kendi düğününden... Bir anlığına göz göze geldik gibi oldu. Belki de beni hiç görmedi, bana öyle geldi ama o saniyede içimdeki bütün şalterler attı. "Sen ciddi misin?" dedi gelinin küçük kardeşi hayretle bana bakarak. Bakışlarımı ayağımdaki incecik, acımasız topuklulara çevirdim. Sonra kaçan damada baktım. Sonra tekrar ayakkabılarıma. Eğilip ikisini de tek hamlede ayağımdan çıkardım. "Nilüfer!" diye arkamdan haykırdı Aysima. "Ne yapıyorsun sen?" Ayakkabıları elime alıp çantamı omzuma geçirdim ve gözlerimi o siyah takımlı hedefe diktim. "Düğün kurtarıyorum." Bunu söyledikten sonra hiç düşünmeden koşmaya başladım. Arkamda kalan sesler birbirine karışıyordu. Birileri bağırıyor, birileri Kaan'ın adını haykırıyor, birileri de tamamen farklı yönleri işaret ediyordu. Tam bir kaostu. Ve kaosun en büyük kuralı şuydu: kimse düşünemezdi, sadece koşardı. Ben de birkaç saniye o şuursuz k…