1. Bölüm
Yazar: Müberra

Nevâdir: Nadir olanlar, az rastlananlar, az bulunan şeyler. 1. Bölüm Yüreğimizin bizi götürdüğü yerde kalmak istemeyiz bazen. Belki korkarız. Belki ait olmadığımızı düşünürüz. Belki de içimizde, adını koyamadığımız bir şey durmadan geri dönmemizi fısıldar. Bu, her insanın başına gelebilecek kadar sıradan bir histir aslında. Fakat öyle anlar gelir ki gitmek istemezsin. Sadece orada olman gerektiğini hissedersin. O ânın içinde kalmak, dünyanın geri kalanını susturmak ve yalnızca kalbinin sesine kulak vermek istersin. Tıpkı şu an olduğu gibi. Aylardan Ramazan, günlerden cumaydı. Valide-i Cedid Camii’nin kubbesine vuran yağmur damlaları, içeride hüküm süren dinginliğe usul usul karışıyordu. İstanbul, yağmurlu bir öğle vaktinin gri örtüsüne bürünmüş; dışarıdaki telaş, kalın taş duvarların ardında kalmıştı. Mukabele henüz bitmişti. Kur’ân seslerinin kubbede bıraktığı yankı sanki hâlâ havada asılıydı. İnsanlar yavaş yavaş toparlanıyor, fısıltılar birbirine karışıyor, ardından birer birer uzaklaşıyordu. Bense gitmek istemiyordum. Biraz daha oturmak bahanemdi belki. Dinlenmek istediğimi söylüyordum kendime ama asıl sebebin bu olmadığını biliyordum. Bu camiden hemen çıkmak istemiyordum. Valide-i Cedid beni hep etkilemişti. Lise yıllarımdan üniversite yıllarıma kadar ne zaman yolum düşse burada vakit geçirmeyi sevmiştim. Gerçi yalnızca burası da değildi. Civardaki neredeyse bütün camileri kendime mesken bellemiştim. İnsan bazen evinden başka yerlerde de kendini evinde hissedebiliyordu. Ben öyle hissediyordum. Ben kim miyim? Hümaşah Aslantürk. Üç kız kardeşin en küçüğü. İki ablanın gözümün nuru diye severek büyüttüğü, evin sonuncusu. Aslında bu cümlelerden sonra hakkımda söylenecek pek bir şey kalmıyordu. Çünkü ablalarım beni gerçekten gözlerinin nuru gibi büyütmeselerdi bugün burada olmayabilirdim. Bu camide… Belki İstanbul’da bile. Kim bilir? İstanbul’da bir şey vardı. Adını koyamadığım, dokunamadığım ama varlığını her nefesimde hissettiğim bir şey. Bu şehir beni ruhen besliyordu. Buraya geldiğimden beri nefes alışım bile değişmişti sanki. Kastamonu da güzeldi elbette. Ama İstanbul… İstanbul başkaydı. İnsanın göğsünün üzerine çöken ağırlığı bir anlığına kaldırıp ona yeniden nefes alabileceğini hatırlatan tuhaf bir gücü vardı bu şehrin. Derin bir nefes aldım. Sonra kendi düşünceme takıldım. Nefes. Şu an nefes alıyorsam Allah istediği içindi. Demek ki daha yaşayacaklarım vardı. Daha göreceğim insanlar, yürüyeceğim yollar, belki de vereceğim imtihanlar… Başımı hafifçe kaldırıp kubbeye baktım. Hangi imtihanı hazırlamıştı Allah benim için? Bunu bilmiyordum. Ama yaşayarak öğrenecektim. Düşüncelerimin beni daha fazla esir almasına izin vermeden oturduğum yerden kalktım. Üzerinde büyükçe bir “Vav” baskısı bulunan bez çantamı açıp Kur’ân-ı Kerim’imi dikkatlice içine yerleştirdim. Ardından kadınlar bölümünden ayrılıp ayakkabılığa doğru ilerledim. Ayakkabılarımı bulup aldım. Acele etmeden giydim. Tam doğrulacaktım ki eteğimin ucunda küçük bir çekiştirme hissettim. Olduğum yerde kaldım. Başımı aşağı çevirdiğimde küçücük bir erkek çocuğuyla göz göze geldim. Kaşlarım hafifçe çatıldı. Ağlıyor muydu o? Gözlerinden süzülen yaşları görünce doğrulmak yerine yeniden eğildim. “Ne oldu? Neden ağlıyorsun?” diye sordum temkinli bir sesle. Etrafa kısa bir göz attım. Gelenler, gidenler, ayakkabılarını giyenler vardı fakat hiçbiri çocuğu arıyormuş gibi görünmüyordu. Tekrar ona döndüm. Taş çatlasa altı, bilemedin yedi yaşındaydı. Ellerim benden bağımsız hareket edip küçük çocuğun yanaklarına süzülen yaşlara uzandı. Başparmağımla gözünün altındaki ıslaklığı silerken içimde tanıdık bir sızı belirdi. Hiçbir çocuk ağlamamalıydı. Sebebi ne olursa olsun. “Kayboldum,” dedi hıçkırıklarının arasından. Kaşlarım bu kez istemsizce çatıldı. Hem çocuğu camiye getiriyorlardı hem de göz kulak olmuyorlardı. Olacak şey miydi? “Kiminle geldin?” dedim. “Babanla mı?” Yüzümü yumuşatmaya çalıştım. El kadar çocuğu bir de ben korkutmayayım. Çocuk başını iki yana salladı. “Hayır.” Ardında…