XIV. SARMAL
Yazar: s💌

Hayatın tüm yükü, geçmişin tüm hataları, acıları; gerçeklerin yükü ve sarmalın o acımasız tekrarı, labirenti, karanlık dehlizleri sanki benim omuzlarıma yüklenmiş, hep beraber düşmemi, yok olmamı bekliyorlardı. Neye direndiğimi bilmeden çabalıyordum, bir umut, bir ışık arıyordum sanki ama yoktu, hiç ışık yoktu. Karanlıktı, umutsuzdu, acı ve ihanet doluydu. Dakikalar saate, saatler günlere ve günler, aylara evrilmişti. İki koca ay vermiştim kendime ayağa kalkabilmek için ama doğrulamamıştım bile. Tek yaptığım önümdeki dosyalarda sayıları kontrol etmek, çabalamak ama bir yere varamamaktı. Öyle ki iki aydır hiçbir şey yapamıyordum. Uzaklaştım. Ailemden, sevdiğim adamdan, arkadaşlarımdan, herkesten. Gerçekten gidecek yerim de yoktu, çalacak kapım da. Tamamen yalnızdım. Hiç bilmediğim bir ülkedeydim, dili yabancı değildi ama insanları, sokakları, her şeyi yabancıydı. Gizlenmek istemiştim, kimse beni görmesin istemiştim. Kaçmak istemiştim kimse boğazıma intikam için sarılmamışken. Ben kendi boğazımı sıkıyordum, ben kendime nefes aldırmıyordum. Ben... geçmişin yükünü kabullenemiyordum, ağırlığı altında eziliyordum. Normalde Romanov ve Aladağ'dan, hatta Karaer'lerden kolayca kaçamazdım ama dayım bunu sağlamıştı. Karşılıksız bir şey yapmazdı, ona yardımcı olmuştum. Olacaktım da. İmzalamıştım sözleşmeleri. Kaçtığım yere koşmuş, o sözleşmeye hiç düşünmeden imzaları sıralamıştım. Onlar da herkes gibi benim hazır olup geri dönmemi bekliyorlardı. Tek bir şartım vardı, o da Gökalp'e dokunulmayacaktı. Zaten Romanov kendi itiraf etmişti. Gökalp artık onlarla iş yapmıyordu, bu açığa çıkmıştı. Dayım da rahatlamıştı, ben de. Geçmişin hesabı da sorulmayacaktı, gizli tutulacaktı. Eğer Gökalp, bana söz verdiği gibi bir daha bulaşmazsa, sorun çıkmayacaktı. Bulaşırsa da bu onun kararıydı, ben artık hiçbir şey yapamazdım. Koltuktan kalktım, dizili duran şişelerden birini aldım ve kristal bardağı doldurdum. Yüksek binanın en üst katındaydım, hava serin olsa da balkona çıktım, sandalyeye oturdum ve acı içeceği içmeye başladım. Kaç bardak içtim sayamadım ama artık öyle kolay sarhoş da olamıyordum, tolerans gelişmişti. Hiçbir şey unutturamıyordu bana olanları. Şişe şişe o lanet sıvıları boğazımdan aşağı döksem de ne unutabiliyor ne uyuyabiliyordum. Sadece daha derinden hissediyordum, daha da acıtıyordu sanki. Belki biraz olsun güldürüyordu ama hiç yardımcı olmuyordu. Öyle ki gözümün önünden gitmeyen o geçmiş artık lanetim olmuştu. Karaer soyadı lanetti. Ve ben bu lanete doğmuştum, bu lanete büyümüş, bu lanete destek çıkmıştım; yıllarca ve yıllarca. "Şimdi, intikamımızı alacağız Mislina," dedi Ruslan Romanov. Gökalp'in içeri girmesine izin vermemişlerdi. Silahını çıkarttığında, korkuyla çığlık attım. "Yapma!" Babamın ölmesini diliyordum ama gözlerimin önünde olmamalıydı, bu şekilde olmamalıydı. Cezasını çekmeliydi! Ölmemeliydi! "Kızım," dedi babam ağlarken. "Beni sevmedin hiç, sevmen için hiçbir şey yapmadım ama sen benim kızımsın," dedi. "Bana benziyorsun, birçok açıdan. Affet beni çocuğum, hatalarımın bedelini ödüyorum kızım." "Yapma," dedim ayaklanıp Ruslan Romanov'a ilerlerken. "Onu devlete teslim et!" Kahkaha attı adam. "Asla," dedi. "Benim devletle işim olmaz, hiçbir devletle. Cezamı kendim keserim ben." "Lütfen," dedim gözümden yaş süzülürken. "Kızının önünde alma canını." "O bunu çoktan hak etti devochka," dedi ve tetiğe bastığında, attığım çığlığın haddi hesabı yoktu. Gözlerimin önünde, babam can çekişmişti. Kanlar fışkırmıştı her yerinden, elini bana uzatmıştı. Ama hareket edememiştim, yapamamıştım. O göğsünden fışkıran kanlar, karnından dökülen kanlar... O kırmızı, o lanet, o ihanet... O intikam. Gözlerimin önünde iliğimle kemiğimle nefret ettiğim babam ruhunu teslim etmişti. Babamı sevmezdim ama sonu böyle olmamalıydı. Bu yaşanmamalıydı, kaldıramamıştım. Korkum çok fazlaydı, bu insanların şakasının olmadığını anlamış, daha fazlası görmüştüm. Gözlerimin önünde, gözünü bile kırpmadan birini öldürmüşlerdi. Babamı, babam. "Babası, babası," diyerek…