8. BÖLÜM
Yazar: Zey Ra

Nefes al. Göğsüm ağrıyor. Göğsüme keskin, sivri bir şey batıyor. Nefes ver. Kalbim kasılıyor, yerine sığmıyor; eziliyor. Kalbim ölüyor. Nefes al. Yaşıyorum. Kalp atışlarım o kadar yükseliyor ki beni sağır ediyor, hiçbir şey duyamıyorum. Hızlı hızlı nefes alıyorum ama ciğerlerime dolan oksijen değil; kan kokusu, zehir. Kurşunlar sustuğunda geriye basıp giden araçtan çıkan kulak tırmalayıcı ses kaldı. Onlarca adamın etrafıma doluştuğunu çıkan bağrışlardan anlayabiliyordum. Yüzüm birinin göğsüne gömülüydü ve beni sıkı sıkı tutuyordu. Bu Tuna'ydı. Silahlar ortaya çıktığı saniyede üzerime atılmış, beni hedef tahtasından çekmişti. O kadar hızlıydı ki zaman kavramını yitirmiştim. Aslında korkunun esiri olduğum için şaşkındım. Birinin bana sert bir yumruk atmasına ihtiyacım vardı, çünkü zihnimin içerisinde deli gibi dolansam da çıkış yolunu bulamıyor, girdiğim şoktan çıkamıyordum. “Siktir, kaçtılar!” “Kimdi lan bunlar?” “Tolga Zafer'in adamlarıydı!” Beni kendime getiren yumruk işte bu oldu. Tenim acımadı, canım acıdı. İrkildim. Buz gibi bir su saç diplerimden başlayıp şakaklarımdan kayarak aşağıya doğru indi, geçtiği yollardaki kan akışımın durduğunu hissettim. Tuna'nın beni kulübe doğru sürüklediğini fark ettiğimde kafamın içerisinde bir tuşa basılmış gibi kendime gelip ondan kurtulmaya çalıştım. “Bırak! Bırak beni! Hümeyra! Bırak beni dedim sana! Yavuz’u Yonca'yı göreceğim, bırak beni!” Çığlıklarım tüm sokağı inletiyordu. Tuna zayıf bir adamdı. Benim deli gücüm karşısında zorlanmaya başladığında iri kıyım adamlardan biri yardımına koşup beni bir bez bebekmişim gibi belimden kavradı ve kulüpten içeriye soktu. Girmemek için çırpınsam da adamı tekmeleyip vurmaya çalışsam da eşiğinden geçtiğim kapıya tutunmayı denesem de tüm çabalarım kifayetsizdi. Yine de var gücümle çığlık atmaya devam ediyordum. Ne dediğimden haberim bile yoktu. Hümeyra'yı görmek istiyordum. Yavuz'u, Yonca'yı merak ediyordum. İyi olduklarından emin olmam gerekiyordu. Delicesine çırpınış ve bağırışlarımın hiçbiri beni tutan adama sökmüyordu. Sonunda benimle daha kolay baş edebilmek adına kollarımı da yakalayarak belimi kavradı. Artık tamamen etkisizdim ya da o öyle olduğunu düşünüyordu. Aklıma gelen seçeneği hiç düşünmeden uyguladım. Tüm gücümle kafamı geriye doğru itip adamın yüzüne çarptım. Beynim büyük bir sarsıntıya uğrasa da adam anlık refleksle ellerini çözüp hızla yüzünü yokladı ve bu sırada ben serbest kaldım. Dışarıya, dostlarıma dönmek için hareketlendiğim esnada biri beni kolumdan yakaladı. Şaşırmamam gerekirdi, çünkü etrafım adam doluydu. Ancak beni yakalayan sıradan biri değildi, Cesur Çağlayan'dı. “Nehir,” dediğinde sesinden bile kaşlarını çattığını anlayabiliyordum. Vahşi bir hayvan gibi yeniden çırpınmaya, saldırmaya hazırlanırken beni tutanın o olduğunu anladığımda yavaşça yüzümü ona doğru döndüm. Akın ve Özgür de hemen arkasındaydı. Cesur'un koyu kahve gözleri yüzümü turladı, iyi olup olmadığımdan emin olmak istercesine tepeden tırnağa tüm bedenimi gözden geçirdi. Kaşlarını çatmış bana bakarken, “Kim yaptı?” diye sordu. Soru bana mıydı emin değildim, zaten Tuna hızla cevap vermişti. Benim tek yapabildiğim soluk soluğa kalmış bir halde öylece durmaktı. Haykırmak istediğim her şeye rağmen sessizlik öyle zordu ki işkenceden farksızdı. “Tolga Zafer saldırdı. Nehir'i vurabilirlerdi,” dedikten sonra ses tonunu daha kısık tuttu, sanki benim duymamı istemiyor gibiydi. “Ama hedef o değildi abi.” Cesur gözlerini nihayet benden çekerek Tuna'ya döndüğünde kaskatı kesilmiş çehresini yan profilden izlemeye devam ettim. Kızgındı, o da tıpkı benim gibi hızlı hızlı soluk alıp veriyordu. Aramızdaki tek fark benim olduğum yerde delicesine titrememdi. Dudaklarım mühürlenmiş gibi yan profilini izlemeye devam ettiğim adamın konuşmadan, tek kelime etmeden sadece Tuna'ya bakarak gözleriyle sorduğu soruyu yakaladım. Nefesim kesildi, gelecek cevabı beklerken dudaklarım her an çığlık atacakmışım gibi aralandı. Ve Tuna hafifçe kafasını iki yana salladı. Bunun anlamını biliyord…