21. BÖLÜM
Yazar: Zey Ra

Üzerinde tonlarca yük varmış gibi ayırmakta zorlandığım kirpiklerimi açmayı başardığımda pencereden içeriye vuran gün ışığı gözlerimin acıyarak yaşarmasına neden oldu. Birkaç kez kirpiklerimi kıvırarak ışığa alışmaya çalıştım. Sonunda saklandığı bulutların arasından çıkmaya karar veren güneş şehri ele geçiren sis yumağının el verdiğince bir görünüyor bir kayboluyordu. Saatin kaç olduğunu öğrenmeyi hedefleyen yorgun gözlerim odanın duvarlarında arayışa çıktı. Adını sık sık duyduğum özel hastanelerden birindeydim, bunu hatırlıyordum ama bu yatağa nasıl geldiğimi hatırlamıyordum. Duvarda yer alan saatteki akrebin öğlene ulaşmak üzere olduğunu fark ettiğimde dudaklarımdan garip bir iniltinin dökülmesine izin verdim. Başım uyumuş gibiydi, ayrıca sanki koca bir tırı halata bağlayıp çekmişim gibi tüm vücudum ağrıyordu. Sanırım uzun süre boyunca kendimi kastığım için bu hâldeydim. Yataktan yavaşça doğrulurken kolumdaki damar yolunu ancak fark edebildiğimde yüzüme ekşi bir ifade yayıldı. Son damlasına kadar kendimi güçlü kalmak için tuttuğumu hatırlıyordum ve doktorun dudaklarından dökülenleri duyduğum anda bunu yapmayı kesmiştim. Böylece bedenim güç ünitesinden ayrılmış gibi birden kendisini kapatmıştı. Damar yoluna bağlı olan herhangi bir serum bulunmadığı için özgürce hareket ederek doğrulup ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım. Üzerimde bana oldukça büyük ve bol gelen bir tişört vardı. Kokusu o kadar yoğundu ki onun kime ait olduğunu, üzerime giydirdiği anı hatırlamıyor olsam bile anlardım. Kendi kazağımı Eva’nın karnına turnike yaptığım için ortada sadece sutyenimle kalmıştım ve Cesur bu yüzden üzerindeki tişörtü çıkartarak başımdan geçirmişti. Bunu hatırlıyordum ama üzerimdeki başka bir tişörttü. Çünkü ilk giydiğimin tamamen kana bulandığından emindim. Üstelik pantolonum üzerimde değildi ve onu kimin çıkarttığını da hatırlamıyordum. Aslında cevap ortadaydı; daha rahat uyuyabilmem için Cesur çıkarmış olmalıydı. Ellerimi iki yanımdan yatağa bastırıp boş bakışlarla zemini izlemeye koyuldum. Aklımda dönüp duran sahneler kesik kesikti. Eva’yı apar topar hastaneye kaldırmıştık, çok kan kaybettiği söylenmişti ve onu hemen ameliyata almışlardı. Kan grubunun A+ olması arayışa çıkmamızı gerektirmemişti, kolayca hallolmuştu. Geriye uzun süren ameliyatın bitmesini beklemek kalmıştı, ki o anlarda pek de kendimde olduğumu söyleyemezdim. Ama doktorun ameliyattan çıkıp iyi geçtiğini, tehlike olmadığını söylediği o anı netçe hatırlıyordum. Zaten işte o an benim için çözülme noktası olmuştu. Tişörtün bana geniş olan yakası sol omzumu ortaya çıkartmış, uzun etekleri elbise gibi baldırlarıma dökülmüş hâldeydi. Odada yalnızdım, ta ki birisi yatağın ayakucunda kalan kapıyı yavaşça açana kadar. Dönüp kimin geldiğine bakmadım ama gelen kişi beni uyanmış ve yatakta otururken görünce kısa bir an duraksamıştı, kesilen adımlarından bunu anlamıştım. Ardındansa kapıyı kapatıp bana doğru yaklaşmıştı. Ağır adımlar, odaya yayılan yemek kokusu ve gelenin o olduğunu hissetmiş gibi sakin ritmini aniden yükselten kalbimle hareket etmeden ve gözlerimi zemindeki noktadan ayırmadan beklemeye devam ettim. Eğer göğsüme bağlı olan bir EKG cihazı olsaydı düz bir çizgide ilerleyen nabzımın hızla tepeye yükseldiğini kâğıda işlerken ürpertici sesler çıkartabilirdi. Cesur önümden geçerek getirdiği tepsiyi yatağın kenarındaki komodine bıraktı. Sanki geri döndüğünde uyanacağımı biliyordu. Hemen orada bulunan sandalyeyi önüme çekerek oturduğunda boyu benden uzun duruyordu. Zeminle arama giren bedeni yüzünden artık bakışlarım göğsünün üzerindeydi. Yeni bir tişört giymişti ve bedeni tişörtün içerisine zorla sıkıştırılmış gibi gergin, ayrıca her an dikişlerini attıracakmış gibi de şişkin duruyordu. Göz ucuyla baktığım tepside dumanı tüten bir çorba ve küçük şişe sulardan bulunuyordu. Acıkmıştım, midem aldığım nefis kokudan ötürü kıvranıyordu. Ancak tüm olanlardan sonra iştahımın yemek kabul edebileceğini sanmıyordum. Yine beden olarak ve ruh olarak kendimi aşırı yorgun hissettiğim…