19. BÖLÜM
Yazar: Zey Ra

Ben bu düzenin çocuklarındandım. Ben bu karanlığa ait olanlardandım. Yeraltının kirli dünyasında doğan ama oradan kurtulmayı başarabilen nadir insanlardan biriydim. Ailem birden ortalıktan kayboluşumu sorgulamış ve her yerde karış karış beni aramışlardı, emindim ama bulamamışlardı ve aradan geçen onca seneden sonra artık unutmuşlardı. Başta bununla yüzleştiğimde üzülmüştüm, ancak benim için olabilecek en güzel şey buydu; unutulmak. Varlığım öyle güzel silinmişti ki benden geriye hiç iz kalmamıştı, artık ben bile kim olduğumu hatırlamıyordum. Adım bile bana ait değildi. Sahi, benim adım neydi? Aslında unutulmak iyiydi. Acı veriyor olsa bile iyiydi. Hiç değilse artık korkmadan ya da kaçmadan yaşayabilirdim. Ama ben yoluma devam etmek yerine, ardıma bakmadan bu lanetli dünyadan kaçmak yerine kalmayı tercih etmiştim. Anneannemin ve beni kurtarmak pahasına ölmeyi tercih eden annemin kemiklerini sızlatmıştım. En kötüsü de kalmam yetmemiş gibi bu karanlık dünyanın en derinlerine ait olan adamın yanındaydım. O adam ise beni birine benzettiği için yanımdaydı. O adamla beni birine benzettiğini bile bile birlikte olmuştum. Saçlarıma değen sıcak nefesi düzenliydi. Örtüye sarılmış ve olduğu yerde küçülmüş bedenim onun sert göğsüne yaslıydı. Çıplak sırtım çıplak göğsüne bir yapbozun eksik parçasıymış gibi uyum sağlamıştı. Kolunun teki karnımın üzerinden bana sarılıydı ve sanki kaçıp gitmeyi arzuladığımı bilirmiş gibi beni sıkı sıkı sarmalamıştı. Gün çoktan doğmuştu. Hava karanlık bulutlarla bezeli olsa da etraftaki aydınlık odanın koyu renk perdelerine vuruyordu. Gözlerim uykusuzluktan ve sürekli derinlere ittiğim gözyaşlarından dolayı alev alev yanıyordu ama ne uyuyabiliyordum ne de gözyaşlarımın akmasına izin veriyordum. Şu anda karşımda bakabileceğim ayna olmasa da suratımın kireç gibi göründüğünden emindim. Sıcak teni beni sarmalamış olan adamın koynunda kalbimden kanıma karışan soğukluk yüzünden üşüyordum. Hatta içim titriyordu. Ben ne yapmıştım? Üzerinden ne kadar vakit geçtiğinden haberim yoktu. Belki de saatlerdir bu şekildeydik. Uyumamıştım, uyumamıştı. Sessizdim, sessizdi. Pişmandım ve sanki o bile pişmandı. Cesur hangi düşünceler âlemindeydi bilmiyordum ama onun o kadına ihanet ettiğini düşündüğüne inanan tarafım o kadar kuvvetliydi ki saçmaladığımı ve kendi kendime kuruntulara kapıldığımı hesaba katamayacak hâldeydim. Ben büyük bir hata yapmıştım. Yeraltından kaçmayı umarken yeraltının sahiplerinden biriyle olmuştum. Bu öylesine bir kaçamak değildi, bu kendi kaderimi kendi ellerimle ona bağlamış olmamdı. Ayağıma taktığım zincirlerin kilidini vuran ben olmuştum. Şimdi nasıl gidecektim? Gitmeme izin verecek miydi? Ya da gitmeyi başarırsam peşimi bırakacak mıydı? Ne gidebilecektim ne gitmeme izin verecekti ne de peşimi bırakacaktı. Tüm bunları birlikte olmadan önce bile yapabilecekken artık ipler onun elindeydi. Aramızda sınırlar olsun istemiştim, sınırlar olursa onun karanlık çukuruna düşmem sanmıştım ama Cesur o sınırları teker teker yıkmış, hiç sınır kalmadığını defalarca söylemişti. Sesinden akan arzu, yüksek seviyedeki sahiplenici tını ve gizli zafer notalarını hatırladıkça tenim ürperiyordu. Aradığı kadına sahip olamamıştı ama onun yansımasını elde etmişti. Yansıma aptaldı. Ben aptaldım. Birden, “Üşüyor musun?” diye sordu. Sıcak nefesi saçlarıma dökülerek dağıldı, uyku mahmuru gibi boğukça konuşmuştu ve bedenimi mümkünmüş gibi biraz daha kendisine çekmişti. Sanki elinden gelse göğüs kafesini açıp beni orada saklayacaktı. Boğazıma atılan düğümler çoğaldığı için konuşamadım, konuşursam ağlayacakmış gibi hissettim. Bu yüzden hafifçe kafamı iki yana sallamakla yetindim. Tenim sıcak olabilirdi ama içim buz gibiydi. Tenim üşümüyordu ama içim donuyordu. “Bana yetimhane günlerinden bahsetsene,” dedi yine hiç beklemediğim bir anda. Derin bir solukla ciğerlerimi şişirdim, karnımın üzerindeki kolu hafifçe havalandı. “Ne mesela?” diye fısıldadım sesimin çatlamasından çekinerek. “Neyi bilmek istiyorsun?” Cesur da derin bir soluk aldı. “K…