18. BÖLÜM
Yazar: Zey Ra

Dönüş yolculuğunda aracın radyosundan hafif sesle yükselen müzikten başka konuşan kimse yoktu. Özgür yine önde oturuyordu ve aklında yüzlerce soru işareti olduğundan emindim, ona doğru düzgün bir şey söylememiştik. Barut'la ne konuştuğumu merak ediyordu, hatta tüm ayrıntılarına kadar bilmek istiyordu, ancak Cesur konuyu uzatmasına izin vermemişti. Bir sorun olmadığını belirterek gelecek olan tüm sorularının önünü kesmişti. Pansiyondan ayrıldıktan sonra düşman taraflardan diğeri olan Hancı Fahri yeniden aramış ve görüşme konusunda ısrar etmişti. Cesur da bunu başka bir güne yayarak uzatmak yerine kabul etmiş, adamla görüşmek için bir yerde sözleşmişti. Şimdi oradan dönüyorduk. Arabada kalmayı tercih ederek onları beklemiştim ve ne karara varıldığını sormamıştım. Hatta hiç konuşmamıştım da. Sanırım bu yüzden uyuduğumu düşünüyor olabilirdi. Kafam sağ omzuma doğru kaymış, hafif cama yaslanmıştı. Gözlerim kapalıydı ve gerçekten de mayışmış hâldeydim. Eğer Barut'u zihnimin derinliklerinden kovabilmiş olsaydım çoktan uyuyakalmış bile olabilirdim. Ya da Cesur'la aramızda geçen o son konuşma hiç olmamış gibi davranabilseydim, uyumak daha kolay olabilirdi. Saat iyice ilerlediği için trafik sıkıntısı çekmeden yolda ilerliyorduk, araç asfaltta yağ gibi kayıyordu. Yol üzerindeki kasisten biraz hızlı geçtiğimizde vücut kontrolümü sağlayamadığım için oturduğum yerde zıpladım ve kafam öne doğru savruldu. Ön koltuğa çarpacağımı bilerek kendimi kasarken bir el hızla araya girip kafamı gelecek olan darbeden korudu. Cesur, “Dikkatli sür,” diyerek şoför koltuğundaki adamı uyardıktan sonra yavaşça kafamı omzuna doğru yatırdı ve hemen peşinden de bedenimi bir bez bebekmişim gibi kolaylıkla kendisine çekti. Koltukta kayıp onunla bütünleşmiştim, artık aramızda hiç mesafe yoktu, birbirimize değiyorduk. Ayrıca yanağım omzuna yaslıydı ve eliyle de belimi sarmıştı. Tüm bunlar olurken soluğumu tutmak zorunda kalmıştım, yoksa uyanık olduğumu hemen fark ederdi. Zaten neden uyumadığımı ona göstermediğimi de bilmiyordum, her şey bir anda oluvermişti. Kalbim delicesine atıyordu ve onu hissetmemesini ummak dışında yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Parfümünün tenine bulaşarak güzelleşen kokusu bir damlanın suya düştüğünde oluşturduğu dalgalar gibi tüm bedenime yayılıyordu. Özgür'ün hafifçe boğazını temizlediğini işittiğimde bu anın bir seyircisinin olduğunu hatırlamak rahatsız hissetmeme neden oldu. “Abi,” dedi ses seviyesini minimum tutarak. Seslenme tarzı bile söyleyeceklerinin beni ilgilendirdiğini ortaya seren cinstendi. “Onun tehlikeye gireceğini biliyorsun değil mi?” Taş kesildim. Cesur ise hiçbir tepki vermedi, ne sert bir soluk aldı ne gerildi ne de başka bir şey. Rahatsız olmamam için nefes almak dışında hiçbir şey yapmadığını anlayabiliyordum ve bu iyi hissetmemden çok kötü hissetmeme neden oluyordu. Önüme çiçeklerini seren gül dalları gibiydi ve bense sadece bir kez koklayıp atmak için o güllerin dallarını kıran acımasız biriydim. Dikenlerinin batacak olmasından korkmuyordum; çünkü o, bunu hesaba katarak dikenlerini bile yolacaktı, emindim. “Barut ileri gidecek, bu akşam olan şey sadece ön yoklamaydı,” diye devam etti Özgür, karşılık alamamak pek de umurundaymış gibi durmuyordu. “Senin yanında kalmaya devam ettikçe daha çok göze batacak. Bugün Barut, yarın başkası-” “Şimdi sırası değil,” dedi Cesur çelik kadar sert ve uyaran bir sesle. “Ne zaman sırası abi? Konuşturmuyorsun ki!” “Sonra, Özgür, sonra,” dediğinde hafifçe kıpırdanmaktan kendimi alamadım. Belimdeki eli biraz sıkılaşıp beni iyice kendisine çekti, sanki ona sokulduğumda tüm huzursuzluğum son bulacakmış gibi. Sorunlar asla azalmıyordu ve azalmayacağını da biliyordum. Cesur yanımda oldukça problemler kolayca hallolacaktı ve işin kötüsü ise Cesur yanımda oldukça yeni problemler hep çıkacaktı. Alacağım intikamları bir an önce alıp yoluma bakmam gerekiyordu. Çünkü burada kalmak benim tüm dengemi bozmaya başlamıştı. Devam eden sessiz yolculuğun sonunda araç nihayet kulübe ulaştığımızı belli ederces…