12. BÖLÜM
Yazar: Zey Ra

“Önemli olduğunu söylediğin şey sahile gelmek miydi?” dedi Tolga Zafer memnuniyetsiz ifadesiyle. Aracın arka koltuğunda yeğeni Hasan'la birlikte oturuyordu ve artık sinirlenmeye başladığı yüzünün her karesinden okunuyordu. Camını indirip içeriye taze havanın dolmasına izin verirken, “Sana diyorum,” dedi sabırsızca. Hasan sürekli camdan dışarısını kontrol ediyor, odak noktasını bir türlü dayısına yöneltmiyordu. Israrlarıyla onun peşinden buraya sürüklenmişti ve nedenini bile bilmiyordu. “Biraz daha sabret dayı, bunu bizzat görmeni istedim,” dedi Hasan sağa sola eğilip görmek istediği manzarayı ararken. “Az daha ileri git,” diye öndeki adamına buyurduğunda araç birkaç metre ilerleyip yeniden durdu ve Hasan da ancak istediği manzarayı görebileceği konuma erişebildi. “Bak dayı, işte!” dedi coşkuyla. “Şuraya bak!” Tolga Zafer, yeğeninin işaret ettiği noktaya burnundan soluyarak baktı. Gördüğü kişileri diğer insanlardan ayırt ettiğinde emin olmak istercesine gözlerini kısıp inceledi. Öfkelenmeye başlayan çehresine önce donuk bir ifade yerleşti ve zaman sonraysa yeniden öfke çizgileri belirmeye başladı. Yeşil gözleri karanlık bulutlarla kuşanırken dudakları gerildi. Yolculuk boyunca nereye ve niye götürüldüğünü bilmemenin verdiği öfkeyle salladığı ayağının hareketleri ağırlaştı. “Görüyorsun, Yiğit adam olmayacak,” dedi Hasan durum ciddi anlamda canını sıkıyormuş gibi bir yüz ifadesiyle. “Sana yüzlerce yemin etti, elini ayağını öptü ama yine ve yine ilk fırsatta o kadının peşinden gitti. Ona engel olmaya bile çalıştım, beni umursamadı.” Tolga sessizliğini korudu. Tek varisinin asla yola gelmeyeceğini ve asla istediği gibi bir evlat olmayacağını çok önceleri kabullenmişti ama ondan başka çocuğa sahip olmadığı için Yiğit adına çabalayarak günlerini geçirmişti. O ise tüm bunların karşılığında başına buyruk davranmaya devam ediyordu. Aslında sorun sadece Nehir değildi, sorun başından beri Yiğit'ti. Her zaman asiydi, daima problem oluşturuyordu. Bu dünyaya ait olmak istemiyordu ama kopamıyordu da. İki arada mekik dokuması onun kadar Tolga'yı da yormuştu. Sürekli ardını toplamaktan, adam olmasını beklemekten usanmıştı. Nasıl ceza verirse versin Yiğit iki gün sonra yine aynı şekilde problem çıkartmaya devam ediyordu. “Yazık, kadına zarar vermemen için daha dün işleri yoluna koyacağını söylüyordu,” dedi Hasan kafasını umutsuz bir vakayla karşı karşıya kalmışçasına iki yana sallarken. “Sözde onunla bir daha ne görüşecekti ne de onu arayacaktı. Senin oğlun hasta dayı,” dedi sesine hüzün karıştırarak. “Hiçbir zaman yola gelmeyecek. Bu kadın ondan bizi ortadan kaldırmasını istese onu bile yapar.” “Ne zamandır görüşüyorlar?” dedi Tolga ölüm kadar soğuk bir tonla. Fırtınalar taşıyan bakışları hâlâ ok gibi saplandığı yerde, Yiğit ve Nehir'in üzerindeydi. “Birkaç kaçamağı daha olmuştu ama ben uyarmıştım ve bir daha olmayacağına beni inandırmıştı. Yine de kontrolü elden bırakmamak gerektiğini düşünerek onu takip ettiriyordum. İşte, sonuç ortada.” Tolga ağır ağır kafasını iki yana salladı. “Artık sabretmeyeceğim,” dediğinde Hasan'ı ne denli memnun ettiğinden habersizdi. “Emin misin dayı? Sonuçta Yiğit senin tek oğlun.” Tolga eğer yapabilseydi buna gülerdi. Yiğit hiçbir zaman onun evladı olabilecek kadar yeterli değildi. Hatta daima ikinci plandaydı. Onun gözdesi kızı Damla'ydı ve tüm umutları ondaydı. Çünkü kendisine benzettiği evladı oydu, hırslıydı, gözü karaydı, istediğini almasını bilirdi. Kızı sayesinde gücüne güç katmıştı. Oğlu sayesindeyse sadece millete madara olup durmuştu. Tolga ilk hatayı Sevde'ye âşık olmakla yapmıştı, biliyordu. Ona kapılmış ve peşinden sürüklenmişti. Sorun şuydu ki Sevde yeraltından değildi, karanlığa yabancıydı. Belki de saflığı dolayısıyla Tolga ona tutulmuştu, bundan hiçbir zaman emin olamayacaktı. Hayatlarının çatışacağını bile bile onunla evlenmişti. Başta Sevde , yaşamını sessiz karşılamıştı, uğraştığı karanlık işleri sineye çekmişti ama bunun onu zamanla tükettiğini, ışığa muhtaç çiçek misali ağır ağır soldurduğun…