Kalpten Kalbe Bir Yol
Yazar: Mehmet Korkmaz

Sabahın serinliği, evin kerpiç duvarlarına sinmişti; sanki gece, giderken evin tüm neşesini heybesine doldurmuş, geriye sadece ağır bir sis tabakası bırakmıştı. Avlunun üzerinde asılı kalan o ince pus hâlâ dağılmamış, asma yapraklarının damarlı yüzeylerinde gece ayazından yadigâr damlalar ürkekçe titriyordu. Mutfağın isli bacasından yükselen ilk çay kokusu bile, bu kurşuni sessizliğin sırtındaki kamburu düzeltmeye yetmiyordu. Tavan kirişlerinin arasından sızan loş ışık, sofadaki masanın üzerine isteksizce düşüyordu. Masadaki zeytin tabağı, peynir kalıbı ve taze ekmek; her şeyin üzeri sanki görünmez, soluk bir sabır örtüsüyle kapatılmıştı. Kerem, sandalyeye bir gölge gibi sessizce oturdu. Başını kaldırmadı, bakışlarını masanın üzerindeki ahşap budaklara çiviledi. Akşam babasından işittiği o zehirli sözler, omuzlarında hâlâ somut bir yük, neresine dokunsa sızlayan taze bir yara gibi duruyordu. Parmakları bardağın sıcaklığına sığınmak istiyor ama eli gitmiyordu. Raif tam karşısında oturuyordu. Yüzünde dün geceden kalma o mahkeme duvarı sertliği hâlâ yerli yerindeydi. Bakışları Kerem’e değil, masanın kenarına çakılı paslı bir çiviye sabitlenmişti. Yaşlı adamın suskunluğu o kadar yoğundu ki, çay kaşığının bardağa değip çıkardığı o incecik "tık" sesi, büyük bir ayıbın ortasında bağırıyormuşçasına odanın içinde yankılandı. Her ses, sessizliğe vurulan bir balta darbesi gibiydi. Genç kız, sofranın ucunda kendi nefesini bile duyacak kadar sessiz, bir hayalet gibi bekliyordu. Elini masanın kenarındaki bardağa uzatırken parmak uçları titredi; hareketleri bir serçenin ürkekliğini taşıyordu. Dün akşam duydukları içinin kuytularını kavurmuş, ama o yangını tek bir kelimeyle dışarı sızdıramamıştı. Baba ve oğulun arasına gerilen o gergin telin üzerinde yürümeye çalışıyor, o ateşten sıçrayan her kıvılcımı avuçlarında saklayıp gizlice söndürüyordu. O sabah, koca evde sadece üç kelime nefes bulabildi: “Günaydın...” Biri fısıltıyla söyledi bunu. Diğerleri, boğazlarındaki düğümü zorlayarak aynı kelimeyi tekrar etti. İnce, titrek ve ruhsuz bir “günaydın” dolaştı sofranın etrafında; ama ne bir sıcaklık getirdi ne de bir parça umut. Kelimeler, buzlu bir camın üzerine çarpan kuşlar gibi yere düştü. Ardından sessizlik yeniden, daha ağır bir biçimde çöktü. Evin her köşesine, her çatlağına sızan bu dilsizlik; Raif Efendi’nin dün geceki öfkesinden arta kalan kurumuş bir yankı, kimsenin üzerine alınmak istemediği ama herkesin sırtında taşıdığı ortak bir utanç gibiydi. Avluda aniden esen hafif bir rüzgâr asma yapraklarını hışırdatarak kıpırdattı, ama içerideki o donmuş hava milim oynamadı. Yemek kokusu, edilen dualar, sofranın bereketi... Hiçbiri bu soğuk sabahı ısıtmaya kâfi gelmiyordu. Masada üç kişi vardı. Üçü de birbirine bir kol mesafesi kadar yakın, ama her biri bin yıllık başka başka yalnızlıkların içinden gelmiş gibi uzaktı. Konuşacak kelime yoktu; daha doğrusu, konuşulsa bile sözün gidip yanlış bir yere değmesinden, iyileşmeye yüz tutan bir yarayı kanatmasından korkuluyordu. Böyle bir sabahtı işte... Başı öne eğilmiş, omuzları çökmüş bir sabah. Kırılgan, çekingen ve kimsenin dokunmaya cesaret edemeyeceği kadar derin bir sessizliğe gömülmüş... Kerem, sofradan ağır adımlarla kalkıp tahta kapının gıcırtısı eşliğinde içeri süzüldü. Evin içi, sanki gece hiç bitmemiş gibi o kırık dökük sabah sessizliğini saklıyordu. Dün geceden miras kalan Raif’in zehir zemberek öfkesi, duvarların çatlaklarına sinmiş bir is dumanı gibi asılı duruyor; evin koridorlarında dolaşan her nefesi, her adımı biraz daha ağırlaştırıyordu. Üstünü değiştirmek için odasına geçtiğinde kapıyı tam kapatmadı, aralık bıraktı. Çatının saçaklarından sızan sert gölge içeriye saplanmış; Kerem’in yüzünün yarısını zifiri karanlığa, yarısını ise bir ışığa mahkûm etmişti. Tozlu gömleğini omuzlarından sıyırıp atarken, tenine değen o sabah serinliği, savaş görmüş bir ülkenin haritası gibi duran gövdesinde ürperdi. Göğsündeki derin çizgiler, kaslarının gerginliği ve kollarında bir nehir yatağı gibi be…