Direği Yıkık Damlar
Yazar: Mehmet Korkmaz

İkindi güneşi, toprağı kavuran hararetiyle kızıl bir renge bürünmüş; kerpiç duvarların gölgeleri, tozlu yolların üzerine uzanmıştı. Kerem, dizlerini toprağa dayamış vaziyette eğilmişti. Elindeki takım çantasının metal kilidini o tanıdık çıt sesiyle kapattı. Parmakları, aletlerin üzerinde bir ustanın hürmetiyle dolaşıyordu; tornavida, kerpeten, zımpara... Her biri, babası Raif Usta’dan devraldığı o sessiz dünyanın sadık askerleriydi. Avlu kapısının hemen yanındaki gıcırdayan ahşap kanat, Kerem’in saatlerdir süren sabırlı uğraşıyla nihayet yerine oturmuştu. Yonttuğu meşe ağacından dökülen sarı talaşlar, ayakkabısının burnuna ve toprağın üzerine serpilmişti. Evin duvarlarından sızan sıcak toprak kokusu, yeni kesilmiş ağacın geniz yakan talaş kokusuna karışıyordu. Köyün o eski, ağırkanlı zamanlarıydı; dış dünyada zaman hızlansa da burada her şey hâlâ el emeği, her şey sabır işiydi. Elinin tersiyle alnında biriken teri sildi. Alnına bulaşan ince çamur katmanı, gün boyu süren emeğin nişanesiydi. Çantayı kenara çekip ayağa kalktığında, kemiklerinden hafif bir çatırtı koptu. Musa Emmi, avlunun köşesindeki tahta sedirden ağır ağır doğruldu. Elindeki kırık tespihi dizine vurup, Kerem’in düzelttiği kapı kanadına gururla, minnetle baktı. Yusuf, her zamanki telaşlı ve ele avuca sığmaz haliyle evin içinden avluya fırladı. Gömleğinin tozunu silkelerken omzunun üzerinden seslendi: "Usta! Dolaplar tamam. Gapı tamam mıdır?" Kerem çantasını kavrayıp ayağa kalktı. Üzerine vuran ikindi güneşi, yüzündeki yorgun çizgileri ve alnındaki teri daha da belirginleştiriyordu. Gözlerini kısarak Yusuf’a baktı. "Elimden geleni yaptım. Menteşeleri tazeledim, takozu besledim. O ahşap kapı kanadı bir daha yerinden oynamaz," dedi, sesi az ve özdü. Yusuf, kapı eşiğinde minnetle bekleyen Musa Emmi’ye dönüp köyün tüm mülki amiri edasıyla gürledi: "Musa Emmi! Bi aksilik, bi gıcırtı olursa hemen haber et ha! Kerem Usta kapı kanadını taş yaptı, ev yıkılsa o kapı yıkılmaz artık!" Yaşlı adam, mahcubiyetle karışık bir sesle dualar ederek teşekkür etti. Kerem, sadece hafifçe başını eğmekle yetindi. Konuşmak, onun için her zaman tahtayı yontmaktan ya da taşı delmekten daha zordu. Yusuf’la birlikte, kapı önünde güneşin altında kızıl bir dev edasıyla parlayan patpata yürüdüler. Patpatın demir gövdesi sıcaktan cayır cayır yanıyordu. Yusuf, direksiyonun başına geçti, gömleğini düzeltti: "Bugün de rızkımız çıktı, Allah’a şükür!" Kerem, ağır takım çantasını dorsenin içine bırakıp kendisi de dizlerini kırarak demir kasanın kenarına tünedi. Derin bir nefes aldı; bu küçük tamiratlar, eğrilen kapıları doğrultmalar, can çekişen sandalyelere can vermeler onun için bir nevi nefes alma sahasıydı. Köyün o bitmek bilmez dedikodusundan, babasının ağır sitemlerinden ve genç kızın evdeki o sessiz bekleyişinden kaçıp, sadece demirin ve ahşabın dilini konuştuğu bir sığınaktı burası. Motor önce bir tekledi, sonra var gücüyle titredi homurdanarak çalıştı. Tekerleklerin altından kalkan toz bulutu, ikindi güneşinin altında altın bir toz gibi havada asılı kaldı. Yusuf, gürültünün arasından arkaya dönüp göz kırptı. “Eyvallah be Kerem gardaşım!” diye bağırdı, sesini motor gürültüsüne bastırmaya çalışarak. “Köyün delisi deyip herkesin kapısından kovduğu bu Yusuf’u adam saydın, marangoz dükkanına yanına aldın ya... Bana ekmek gapısı oldun, iş sahibi ettin. Bak, senin sayende bozkır gelinciğimin karşısına yüzüm ak çıkacam! Hakkını ödeyemem, bilesin!” Kerem, Yusuf’un o içten patlamasına hafif bir tebessümle karşılık verdi, göğsündeki o ağır taş biraz daha hafifledi. Yusuf gaza biraz daha bastı; patpat, arkasında bıraktığı altın sarısı toz bulutunun içinde neşeyle sallanarak yola koyuldu. Patpat köyün ana yoluna bağlandığında rüzgâr sertleşti, yüzlerine vuran o kuru bozkır kokusu Kerem’in içindeki düğümleri biraz olsun gevşetti. Yusuf aniden gaza yüklenip bağırdı: “Sarıyı alalım mı ? Tarladadır o şimdi, rüzgârın önünde toz yutuyordur. Onun yanına sürüyom!” Tarlaların ortasından geçerken ekinlerin hışırtıs…