Sesin Değdiği Yer
Yazar: Mehmet Korkmaz

Mumu yaktım yine. Işığı titriyor, sanki benim gibi… İçi dolu, dışı sessiz. Bozkırın gecesi pencereden içeri ağır ağır girerken, odamın duvarları bile nefes almıyor gibi duruyor. Bugün de sustum. İçime çöken o devasa taş hiç hafiflemedi. Akşamüzeri mutfağa girdim, bulgur pilavı yaptım. Kerem’in sevdiğini biliyorum; Raif babam bir gün ekmekle yufkayı uzatırken, “Bizim oğlan bunu çok severdi, sıcak sıcak yedi mi tabak kalmazdı ortada,” demişti. O anı dün gibi hatırlıyorum. Gülümsemiştim o zaman, içim ısınmıştı. Bugün o gülüşün yerinde hiçbir şey yoktu. Sadece titreyen parmaklarım ve içine bir tutam umut attığım pilav tenceresi vardı. Sonra o sesleri duydum avludan. Kapının gıcırtısı, bastonun taşlara vuruşu, Raif babamın o sert, öfkeli nefesi… Kerem’in ayak sesleri ise daha sessizdi. Kırık gibiydi sanki. Kapının aralığından sızan o sözler kulağımdan gitmiyor: “Sen nasıl bir adamsın ha… Aynı itsin hâlâ…” Kalbim yumruk gibi sıkıştı. Her kelime Kerem’in değil, benim göğsüme saplandı sanki. Benim yüzümden oldu her şey. Benim gözyaşım yüzünden. Tutamadım o yaşları bugün; komşu teyzenin merdivenlerinden inerken, onun dilinin ucundaki o kimsesizlik benim içime işledi. Onun sözlerinde kendi halimi gördüm. Yalnızlık… Kimselere söyleyemediğim korkular… Belki de o yüzden aktı gözümden yaş. Ama köy küçük. Duyan duymuş işte, laf yerini bulmuş. Kerem içeri girmedi sonra. Avluya kadar yürüdü, ayak sesi tam kapıda kesildi. Bir nefes aldı… O kadar yorgun, o kadar ağır bir nefesti ki bu, sanki evin duvarları bile işitti o sızıyı. Ama bana bakmadı. Konuşmadı. Sormadı. Ben yine odama kaçtım. Kaçmasam ağlardım, sesim duyulurdu. Belki “Bu kız zayıf” derlerdi, belki “Kerem’i perişan etti” derlerdi. Zaten diyorlar artık… Kerem… Ben sana yük olmak istemiyorum. Ben seni çocukluğumdan beri tanıyorum. Ananı kaybettiğinde nasıl kendi içine bir kale gibi kapandığını gördüm. Benim anam öldüğünde ben de aynı karanlığı tattım. O yüzden belki de sana bu kadar yakın hissediyorum kendimi. Ama sen bilmiyorsun. Benim adımı bile sormadın henüz. Bugün sofrada bulgur pilavını önüne koyarken belki gözlerini kaldırırsın sandım. Kaldırmadın. Babam seni benimle nikahlayınca bir gün gelir de yüzüme bakarsın diye düşündüm. Bakmadın. Raif babamın sana bağırdığı o anda, senin başını eğişin beni benden aldı. Keşke o sitem bana gelseydi de sana gelmeseydi. Keşke ağlayan ben olsaydım da herkesin önünde yara alan sen olmasaydın. Senin kaderine yük değil, nefes olmak isterdim. Ama şu an… Nefesimi bile duyuramıyorum sana. Bozkır dışarıda susmuş. Ay ince bir hilal. Mumum titriyor. Ben ise ikimizin arasında bir yerde, o derin sessizlikte sıkışıp kaldım. Dualarım var sadece. Bir gün, adımı sorman için içimde sakladığım o küçücük, yetim umut. Günler geçiyor işte… Kerem artık sabahları erkenden kalkıyor. Babasının mesleğini eline aldı; köyde kırılan kapı varsa ona gidiyor, çatlayan pencere varsa onu onarıyor. İnsanlar, “Raif’in oğlu geldi, eli iş tutuyor maşallah,” diye konuşuyorlar. Ben de pencerenin tülünün arkasından bakıp içimden kısık bir sesle “Maşallah” diyorum. Her sabah evden çıkarken, basamaklardan inerken bir an duruyor. Kısacık bir an. O an bozkırın rüzgârı bile kesiliyor sanki. Sonra, ben duymayayım ister gibi hafif bir sesle fısıldıyor: “Allah’a emanet ol…” Bu söz… Başka hiçbir şey değil ama en derinime değiyor. İlk kez sesinin beni fark ettiğini o gün hissettim. Bir selam kadar kısa, bir dokunuş kadar yakın. Akşamüstleri eve geldiğinde, kapıdan içeri adım atar atmaz “Hoş bulduk” diyor. O kadar yumuşak söylüyor ki bazen, sanki o kelime bütün günü sırtında taşıyan yorgun bir omuz gibi. Evdeki düzenini izliyorum gizli gizli. Bir insanın içindeki fırtına bu kadar mı sessiz olabilir? Yemeğini yedikten sonra tabakları mutfağa götürüşünün sesi bile titrek ama çok düzgün. Kullandığı bardağı hemen yıkayıp yerine koyuyor. Ayağına ilişen bir terliği bile sessizce düzeltiyor. Dağınıklık onun üstüne bir gölge gibi çöküyor sanki, buna asla izin vermiyor. Yine de bütün bu düzenin içinde…