Eski İzler, Yeni Gölgeler
Yazar: Mehmet Korkmaz

Evin paslanmış demir kapısının önünde öylece durdu. Eli kapı tokmağında asılı kalmış, aldığı her nefes genzini yakıyordu. Arkasında bıraktığı o sofradan hâlâ babasının sesi yükseliyordu ama o kelimeler artık zihninde bir anlam ifade etmiyordu; sadece ruhunda yankılanan bir uğultu, köhnemiş bir kırgınlığın sızısıydı. Başını yavaşça kaldırdı. Bir zamanlar çocuk elleriyle neşeyle itip açtığı o kapı, şimdi sanki başka bir dünyanın, yabancı bir hayatın aşılmaz eşiği haline gelmişti. Küçüklüğünde bu kapının ardında annesi beklerdi; elinde taze ekmek kokusu, yüzünde tüm dünyayı ısıtan o güneşten sıcak gülümseme... Şimdi ise ne annesi vardı orada ne de onu gerçekten anlayan tek bir bakış. Derin bir nefes çekti ciğerlerine. Gözlerinde ne kör bir öfke vardı ne de yüksek perdeli bir isyan; sadece yorgun, kemiklerine kadar işlemiş bir kabulleniş gizliydi. Bu topraklarda bir oğul, babasına karşı gelmez, hele Raif Usta gibi bir adamın sözünün üstüne söz söylemezdi. Ancak Kerem’in üzerindeki bu sessizlik, basit bir itaatten ziyade kalbinin derinliklerinde kopan bir fırtınanın enkazını taşıyordu. Başını öne eğip ellerini cebine soktu. Gözleri, köyün sınırlarını aşıp ufka kadar uzanan toprak yola takıldı. Yolun kenarında yalnız bir yaprak rüzgârla havalandı, bir süre havada asılı kaldıktan sonra yorgun bir kuş gibi toprağa kondu. Kerem’in gözünde o yaprak, bir anlığına annesinin rüzgârda dalgalanan yazmasına dönüştü. Boğazındaki düğümle birlikte yürümeye başladı. Adımlarının altında çıtırdayan her taş, geçmişin kemik sesleri gibiydi. Evin arkasından geçerken asma bahçesinin koyu gölgesi bir an üzerine düştü, sonra yeniden güneşin altına çıktı. Bozkırın o kadim kokusu ciğerlerine doldu: Kuru toprak, kavurucu güneş ve pişmanlıklarla yoğrulmuş bir geçmiş. “Benim yerime bile hüküm verdin ha baba...” diye mırıldandı içinden. “Benim yerime bile...” Ne bir feryattı bu ne de bir sitem; sadece kendine fısıldadığı bir gerçekti. Bir an durup arkasına, duvarın üstünden sarkan incir ağacının gölgesine baktı. Artık o evin içinde kendine ait tek bir oda bile kalmamıştı. Yüzünü yeniden yola çevirdi ve ağır adımlarla uzaklaştı. Her adımı bir sitemin yankısı, her bakışı bir veda gibiydi. Yine de başını dik tuttu; bu topraklarda oğul babasına küsmezdi, sadece biraz daha sessiz, biraz daha içine gömülerek yaşardı. Köyün labirent gibi dar sokaklarına daldı. Güneş tepeye tırmandıkça bozkırın sıcağı taş duvarlara çarpıp bir kor gibi yüze vuruyor, her nefes tozla karışıp boğazı kurutuyordu. Kerpiçten ve taştan örülmüş evler, birbirine yaslanmış yorgun ihtiyarlar gibi dizilmişti. Duvarlardaki derin çatlaklar ve kurumuş kireç izleri, köyün yaşını ve sakladığı sırları anlatıyordu. Bir evin önünde, koca bir bakır leğende çamaşır yıkayan bir kadın gördü. Kadının kolları sabun köpüğü içindeydi, gözleri ise sokağın nabzını tutmak ister gibi sürekli etrafı kolaçan ediyordu. Kerem’i görünce hafifçe başını eğdi ama o geçer geçmez hemen yanındaki komşusuna doğru eğilip bir şeyler fısıldadı. Köyde sesler değil, niyetler yankılanırdı. Dudaklarının kenarındaki o meraklı dedikodu ifadesi tanıdıktı; burada birinin aklından geçen bile duvara çarpar, tüm köye yayılırdı. Yolun devamında, bir taş duvarın dibine çömelmiş tütün saran iki yaşlı adam duruyordu. Biri elindeki kurumuş yaprağı titizlikle buruştururken diğerine yaklaştı: “Raif Usta’nın oğlu dönmüş...” Öteki, gözlerini güneşten kısmış bir şekilde cevapladı: Duydum... Duydum da, evveliyatını cümle alem bilir. Bakalım askeriye adam mı etmiş, yoksa huyu suyu hala aynı mı?” Kerem cümleyi duydu, göğsüne çarptı o sözler ama duymamış gibi yaptı. Köyün dili keskindi, bir kere insanın etine takıldı mı peşini kolay kolay bırakmazdı. Yine de adımlarını hızlandırmadı, başını daha da dikleştirip yürüdü. Bozkırda susmak bazen en büyük cevaptı. Biraz ileride, tozun içinde top koşturan çocukları izlerken içi bir an ısındı. Birinin elinde yamalı bir top, diğerinin yüzünde güneşin bıraktığı o vahşi lekeler... Onlara bakarken askerlikten önceki h…