Beyaz Kumaş
Yazar: Mehmet Korkmaz

Bugün bozkırın o tozlu, kuru rüzgârından uzakta, bambaşka bir dünyanın içine adım attım sanki. Kiraz’la ilçeye gittik... Sefa’nın Kiraz’a yolladığı o yaldızlı davetiyeyi elimde tutarken kalbimin nasıl çarptığını bir ben bildim, bir de şu odanın dilsiz duvarları. Kiraz beni yanında isteyince, Kerem de "Git, hava almış olursun" deyince dünyalar benim oldu. İlçedeki o gelinlikçinin dükkânına girdiğimizde gözlerim kamaştı. Bembeyaz, dantelli, tülleri yere kadar süzülen gelinlikler dizilmişti yan yana. Kiraz, çocuk gibi heyecanlıydı. Birini çıkarıp diğerini giydi, kabinden her çıktığında yüzünde dünyalara bedel bir tebebbüm, gözlerinde ışıl ışıl bir umut vardı. Ruhu o kadar güzeldi ki... Sevildiğini, bir adamın gözünde "Yar" olduğunu bilmenin o sarsılmaz özgüveni vardı üzerinde. Aynanın karşısına geçip duvağını süzüşünü izlerken, içimde tarif edemediğim bir düğüm peydah oldu. Ben hiç gelinlik giymedim... Beni bu eve getirdiklerinde üzerimde ne bembeyaz bir tül vardı, ne de başımı örten al bir duvak... Dayımın evinden çıkarken arkamdan dökülen o çaresiz yaşlar ile bu evin eşiğine adım attığımdaki o korkunç belirsizlik arasına sıkışıp kalmış, soluk renkli, sade bir elbiseydi üzerimdeki. Bir genç kızın ömründe bir kez olsun tadacağı o telaşların hiçbiri nasip olmadı bana. Ne kapıma gelen bir nişan tepsisi gördüm, ne parmağıma takılan bir kurdele... Ne komşu kızlarıyla toplanıp çeyiz sandığı açabildim, ne de iğne oyalı tülbentlerimi, nakışlı havlularımı gururla bir vitrine dizebildim. Benim çeyizim; birkaç kat eski giysi, anadan kalma bir ahşap tarak ve kırık bir aynadan ibaretti. Bir davulun gümbedeğinde neşelenmek, bohça açılırken kızlarla fısıldaşıp kıkırdamak, kına gecesinde elime yakılan o sıcak kınanın kokusuyla ağlamak... Hepsinden mahrum kaldım. Ben düğünü olan bir gelin değil, bir evin belirsizliğine usulca bırakılan dilsiz bir emanettim sadece. İçimde ne kadar büyük, ne kadar derin bir ukteymiş meğer o beyaz kumaş... İlçedeki o dükkânda Kiraz bir ara aynanın karşısından dönüp elindeki bembeyaz, dantelli duvağı bana doğru uzattı. "Sana da çok yakışır, tut bakayım başına, bir deneyelim!" dediğinde, kor bir ateşe tutunmuşum gibi elimi hemen geri çektim. Utandığımdan değil... Kiraz benim gözlerimin dibine çöken o katran karası sızıyı fark etmesin, kendi neşesine gölge düşmesin diye kaçırdım ellerimi. O duvağın yumuşak tülüne parmağımın ucu bile değse, gözyaşlarımın o dükkânın ortasına dökülmesinden, içimdeki o kimsesiz kız çocuğunun hıçkıra hıçkıra ağlamasından korktum. Gelinlikçideki o büyük aynalara bakarken ilk kez kendime acıdım belki de. Ayna bana, hiç gelin olamamış, hiç el üstünde tutulmamış, çocukluğu da gençliği de bozkırın ayazında kuruyup gitmiş bir kızı gösteriyordu. Kiraz üzerindeki gelinliği her düzelttiğinde, duvağını arkaya her savurduğunda ben onun yerinde olmayı dilemedim; sadece bir kere... İnsan yerine konup, "Sen de bu beyazı hak ediyorsun" denmesini, bir davul sesinin de benim mutluluğum için çalmasını istedim. Ama Kiraz o kadar temiz, o kadar sıcak ki... Ne bir yabancılık hissettirdi bana ne de bir fazlalık. İçimdeki o çekingen kabuğu kırmamı sağladı. Koluma girdi, elimi tuttu, ilçede bana çay ısmarladı. Sanki yıllardır birbirini tanıyan iki kız kardeş gibiydik bugün. Yalnızlığıma öylesine iyi geldi ki onun o içten neşesi... Kiraz gelinliği seçip paketi eline aldığında, sanki kendi kardeşimin mürvetini görmüş gibi sevindim. İçimdeki gıpta bile tamamen duaya dönüştü: "Allah nazarlardan saklasın, hep mutlu etsin onları." Defterin sayfasını çevirip kurşun kalemi yeniden parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Gözlerimde biriken o sıcak damla, kâğıdın üzerine düşüp mürekkebi hafifçe dağıtmadan evvel kirpiklerimi kırpıştırdım. ...Ama kimseden bir şey istediğim yok artık. İçimdeki o kimsesiz kız çocuğunun elinden tutup susmasını tembihledim sadece. Akşam köye döndüğümüzde meydanda bir arbede çıktığını, Kerem ile Sefa’nın birileriyle takıştığını duyduk. Kerem’i gördüğümde gözlerim hemen eline, yüzüne kaydı. Çok şükür…