Bozkırın Delileri
Yazar: Mehmet Korkmaz

Günün ilk ışıkları bozkırın kerpiç evlerini sarıya boyarken, Köyün aşağı yolunda ayaklarını sürüyerek yürüyordu. Her sabah patpatıyla dünyayı ayağa kaldıran, neşesinden köyün köpeklerini bile peşine takan o deli dolu adamdan eser kalmamıştı. Kolları iki yanına düşmüş, adeta ruhunu yolda düşürmüş gibi marangoz dükkanına doğru ilerliyordu. Yolun köşesinde, elinde süt güğümüyle kahveye giden Memo ile burun buruna geldi. Memo, Yusuf’un bu bezgin halini görünce duraksadı, şaşkınlıkla gözlerini kıstı: “La deli! Sen bu saatte uyanık olur muydun? Hayırdır, patpatın mı bozuldu, sesin soluğun çıkmıyor?” Yusuf, Memo’ya şöyle bir baktı, içindeki o koca dert sese dönüşmeye bile üşendi. “Keyfim yok Memo... Sonra gardaşım, sonra,” dedi ve Memo’nun yanından sıyrılıp yürümeye devam etti. Dükkanın önüne vardığında cebinden anahtarı çıkardı. Gözü kapının asma kilidine kaydı. Kilit açılmıştı. Şaşırdı, kapıyı araladı. İçerisi karanlık ve buz gibiydi. Kerem’in dükkan da olmadığını fark edince içindeki o huzursuzluk katmerlendi. Tekrar dışarı çıktı, elini alnına siper edip Kerem’in her sabah geldiği o tozlu yola doğru baktı. Gelen giden yoktu. “Yusuf! Kerem içeride mi?” Arkasından gelen sesle irkildi. Gelen Sefa’ydı. Nikâh işlemlerinin tatlı telaşı yüzünden okunuyor, elinde bir tomar kâğıtla geliyordu. Yusuf, Sefa’ya döndü, sesi iyice içine kaçmıştı: “Yok... Bugün gelmemiş. Bir şey oldu galiba, hayatta gecikmezdi o.” Sefa, Kerem’in yokluğundan ziyade Yusuf’un o solmuş yüzüne, feri gitmiş gözlerine baktı. Elindeki kâğıtları patpatın kasasına bırakıp dostunun omzuna elini koydu: “Bırak ulan şimdi Kerem’i... Sana ne oldu? Yüzünden düşen bin parça.” Yusuf tekrar yola döndü. Sabahın bu erken saatinde tarlaya, bağa giden köylüleri, sırtında küfesiyle yürüyen ihtiyarları dilsiz bir acıyla izledi. “Boşver gardaşım beni... Gidelim de Kerem’e bakalım, içim hiç rahat değil,” diye mırıldandı. Sefa bu kez izin vermedi. Yusuf’un kolundan sıkıca tutup sundurmanın altındaki ahşap sedire doğru çekiştirdi. “Otur şuraya, otur hele. Anlat neyin var senin?” Yusuf çaresizce oturdu. Bakışları yine o sonsuz bozkır ufkunda asılı kaldı. Dudakları titredi titreyecek gibiydi: “Gaç gün oldu gardaşım...” dedi, sesi çatallandı. “Gaç gün oldu, hâlâ bozkır gelinciğim gelmedi... Sarı... Gelmedi.” Sefa içini çekti, Yusuf’un Melek’e olan sevdası karşısında içinin nasıl eridiğini biliyordu. “Kız dedi ya gidip geleceğim diye, Yusuf. Ailesinin yanına gitti. Neye telaş ediyorsun?” Yusuf oturduğu yerde iki büklüm oldu, ellerini dizlerinin arasına sıkıştırdı. “Gelmesi lazımdı Sarı. Kesin bir şey oldu. Ailesi mi izin vermedi... Yoksa oradaki büyükleri ‘o köye bir daha gidemezsin, o deliye yar etmeyiz seni’ mi dedi... Offf, içim yanıyor Sefa!” Sefa, Yusuf’un saçlarını babacan bir tavırla karıştırdı, gülümseyerek omzuna vurdu: “Deli deli konuşma lan! Elbet gelir. Sen gönlünü ferah tut. Melek bu, bozkırın gelinciği... O senin o deli yüreğini gördü ya, başka yere kök salamaz artık.” Yusuf, bir umut kırıntısı arar gibi Sefa’nın gözlerinin içine baktı. Gözleri çocuk gibi parladı birden: “Gelir mi sahiden bozkır gelinciğim la Sarı? Bırakmaz değil mi beni?” Sefa güldü, kalpten bir gülüştü bu: “Gelecek tabi niye gelmesin? Koca bozkırda bu deli Yusuf’u sevebilen tek kız o. Seni bırakır mı hiç?” Yusuf derin bir nefes aldı. Sanki göğsünün üstündeki o koca kaya kalkmış, yerine ılık bir bahar yeli esmişti. Doğruldu, ama yüzüne oturan o tebessüm uzun sürmedi; bozkırın hüznü yine çöküverdi göz kapaklarına. Yüzündeki o buruk minnetle fısıldadı: “İçime su serptin be gardaşım... Allah da senin yüzünü güldürsün.” Sefa yerinden kalkıp kasadaki kâğıtları, yani basımından yeni çıkmış, üzeri yaldızlı davetiyeleri kaptı. Yusuf’un gözünün önünde salladı: “Tamam, o suyu içe dur şimdi... Ama hadi düş önüme, Kerem’e gidiyoruz. İşim var sizinle.” Yusuf kaşlarını kaldırdı: “Ne işi?” Sefa, davetiyelerden birini Yusuf’un göğsüne bastırdı, yüzünde dünyalara bedel bir gurur vardı: “Kapı kapı gezip davetiye dağıtacağız oğlum!…