Kırık Saz
Yazar: Mehmet Korkmaz

Akşam, asmanın yaprakları arasından süzülen solgun bir ışıkla avluya çökmüştü. Çardağın altındaki ahşap sofrada, sadece kaşık sesleri ve uzaktan gelen cırcır böceklerinin ritmik korosu duyuluyordu. Nare, bir eliyle ekmeğini bölerken göz ucuyla sofranın iki ucunda oturan bu devasa sessizliği izliyordu. Raif Usta, başı öne eğik, sanki tabağındaki her lokmada geçmişin hesabını yaparmış gibi yavaş yavaş çiğniyordu. Kerem ise, askerlikten kalma bir alışkanlıkla, yemeğini sadece bir görevmiş gibi, tadını almadan bitirmeye çalışıyordu. Sessizliği ilk bozan, bastonunu masanın kenarına dayayan Raif oldu. Boğazını temizledi, sesi asmanın yapraklarını titretir gibi derinden geldi: “Bugün muhtara uğradım,” dedi, bakışlarını tabağından kaldırmadan. “Senin Sefa ile karşılaştım orada. Birkaç densiz tüfek atmış gece yarısı, köylü şikâyetçiymiş. Onlarla uğraşıyordu muhtar.” Kerem, başını hafifçe kaldırdı ama babasının gözlerine bakmadı. Sadece dinlediğini belli edercesine duraksadı. Raif devam etti, bu sefer sesi biraz daha çaba sarf eder gibiydi: “Sefa’nın nikâh işleri varmış. Koşturuyor garibim. Laf lafı açtı da… Söyledim ona. ‘Düğünde sazı Kerem çalacak’ dedim. Hazırlansın, dedim.” Nare, bu sözleri duyar duymaz elindeki kaşığı usulca bıraktı. Kerem’in o okul sırasında, tozlu güneş ışıkları altında sazı nasıl kutsal bir emanet gibi tuttuğu geldi aklına. Yüzünde, saklayamadığı, bahar dalı gibi taze bir gülümseme belirdi. Kerem’in saz çalacak olması, bu evin duvarlarındaki o ağır isin temizlenmesi demekti sanki. Kerem, Nare’nin o parlayan gözlerini, o içten gülümsemesini fark etti. Kalbi bir an için tekledi, ama hemen ardından babasının cümlesi zihnine saplandı. Bakışlarını Nare’den kaçırıp masanın ortasındaki tuzluğa dikti. “Ben o işleri bıraktım baba,” dedi Kerem. Sesi ne sertti ne de yumuşak; sadece bir gerçeği, bir vazgeçişi anlatır gibiydi. “Teli de koptu gönlü de. Çalmam ben artık.” Raif’in kaşları alışkanlıkla çatıldı, içindeki o eski öfke bir anlığına kafesini tırmaladı. “Nasıl çalmazsın?” dedi, sesi biraz yükselerek. “Okulda çalmışsın. Kahvede bile konuştular, kulağıma kadar geldi.” Kerem, babasının bu “kulağıma geldi” sitemine karşı ilk kez başını kaldırdı. Gözlerinde ne bir başkaldırı ne de bir korku vardı; sadece yılların yorgunluğuyla yoğrulmuş bir dürüstlük vardı. “Zaten hep köylüye göre konuşursun sen baba,” dedi Kerem, kelimeleri tane tane seçerek. “Onlar duydu diye, onlar beğendi diye kıymete bindi o saz. Ben on yaşındayken de çalıyordum, sen o zaman ‘sus’ diyordun. Şimdi köylü ‘iyi çalıyor’ dedi diye ‘çal’ diyorsun.” Saygısızlık etmemeye özen gösteriyordu ama sesi cam kırıkları kadar keskindi. “Ben o gün, Yusuf’un hatırı kırılmasın diye vurdum tele. Ama benim sazım anamın öldüğü günde kaldı.” Nare’nin yüzündeki o taze gülümseme yavaşça soldu. İki adamın arasındaki o uçurumun, bir cümlede kapanmayacak kadar derin olduğunu bir kez daha anladı. Sofraya ağır bir keder çöktü. Raif, oğlundan gelen bu cevaba karşı ilk an ne diyeceğini bilemedi. Cebindeki karınca kırıntıları gibi, kalbindeki kelimeler de dökülüverdi. İlk kez, otoritesinin bir işe yaramadığını, evladının gönlüne giden yolun "emir" den geçmediğini iliklerine kadar hissetti. Ama içindeki o yıllanmış kibir ve babalık hırsı hemen geri çekilmeye niyetli değildi. Gözlerini hırsla Kerem’e dikti. Bastonunu kavradı, masadan kalkmak için hamle yaptı ama durdu. Bastonunu yere sertçe vurarak gürledi: “Sen benim sözümün üstüne söz mü edersin ulan!” dedi Raif, sesi asma altındaki sessizliği yırtarak. “Karşımda baban yok senin! Ben ne dersem o olacak!” Kerem başını yavaşça kaldırdı. Bakışlarında ne bir öfke kırıntısı vardı ne de bir saygısızlık; sadece yılların biriktirdiği o ağır, yorgun ve kaskatı dilsizlik vardı. “Ben senin sözünün üstüne tek bir söz söylemem baba,” dedi Kerem, sesi sakin ama her bir kelimesi kaya gibi ağır. “Söylemedim de zaten. Sen ne istediysen ben onu yaptım, öyle yaşadım. Sözünden bir kere olsun çıkmadım... Sen 'Askere gideceksin' dedin, gittim. Dönüşte 'Ev…