2. Bölüm
Yazar: Mehmet Korkmaz

Kırık İncir Dalı Kırmızı rengi güneşin ve rüzgârın altında çoktan solmuş, yer yer pas kusmuş o eski minibüs, bozkırın ortasında sanki bir rüyanın içinde ilerliyordu. Kaportası her çukura girdiğinde, sanki yerinden fırlayacakmış gibi zangırdıyor; arka camdan sarkan kirli beyaz perde, açık pencereden giren sert rüzgârla bitkin bir şekilde savruluyordu. Bagaj kapağının üzerinde, tozla örtülmüş solgun harfler zorlukla seçiliyordu: “Karalar Köyü.” Motorun yorgun uğultusu, tekerleklerin altından kalkan toz bulutuna karışırken, araç geçmişten gelen huzursuz bir hatıra gibi yolu dövüyordu. Genç adam, en arkadaki pencere kenarına sığınmıştı. Başını sıcak cama yaslamış, dışarıdaki uçsuz bucaksız sarı tarlaların akışını izliyordu. Gözleri donuktu. Dışarıdaki manzara, aslında tam olarak içindeki iklimi yansıtıyordu: Ne tam canlı ne tam ölü; sadece var olmaya çalışan, kavrulmuş bir sessizlik. Bozkır uzadıkça uzuyor, arada bir rüzgârın savurduğu saman demetleri yolun üstünde sahipsizce dönüyordu. Ufukta, toz fırtınasının kalbinden yılkı atları koptu. Sahipsiz, vahşi ve geçmişin tozunu silkeleyen hayaletler gibiydiler. Tepedeki dik güneşin altında terli sırtları parlıyor, yeleleri mağlubiyet tatmamış birer sancak gibi rüzgârda kırbaçlanıyordu. Genç adam, toprağı döven o sağır edici toynak seslerinde kendi içindeki savaşın yankısını aradı. Atların hızla akıp giden gölgeleri gözbebeklerine kadar sindi. Bir süre, sadece o katıksız hürriyeti izledi. 'Ne garip,' diye geçirdi içinden. 'Bir şey tam manasıyla özgürleştiğinde, artık kimsenin menziline sığmıyor. Atların o dizginlenemez koşuşu, içinde çoktan susturduğunu sandığı bir arzuyu uyandırdı: Gitmek. Sadece gitmek… Hiçbir yere varmadan, bir menzil aramadan, rüzgârın onu savurduğu yere kadar sürüklenmek. Ama gitmek artık onun için imkânsız bir eylemdi. Dağlarda bıraktığı o kanlı koğuşun, arkadaşının cansız elinin ve yıkılan duvarların gölgesini sırtında taşıyordu. O gölge, ayaklarına pranga olmuştu. Koşamazdı. Rüzgârın önüne düşemezdi. O artık sadece bakardı; tozun içinde kaybolan o hayaletlere, özgürlükle esaret arasındaki o görünmez ince çizgiye... Yol kenarındaki ikiz çeşmelerden biri gürül gürül çağlıyor, diğeri ise çatlamış yalağıyla dipsiz bir sükûnet içinde can çekişiyordu. Bir kadın, eşarbını düzelterek çeşmenin başında ellerini yıkarken, az ötede tozun toprağın içinde çırpınan çocuğuna hiddetle bağırdı: "Açılma öteye! Buralar bellisiz olur, yılan çıkar da sokar maazallah!" Genç adam 'yılan' kelimesini duyunca gayriihtiyari elini belindeki hayali silahına attı. Bozkırın ortasında beliren yılkı atlarını, tozu ve bu kadının sesini bir türlü zihninde doğru yere koyamıyordu. Minibüs yanlarından hızla geçerken o anne sesi rüzgâra karışıp yok oldu. İçeride on kadar yolcu vardı. Ön koltukta oturan iki yaşlı amca; bitmek bilmeyen arpa fiyatlarından, kuraklıktan ve yaklaşan harman zamanının endişesinden bahsediyordu. Şoför, teybinde cızırtılı bir kaset çalıyor, yanık bir türküye derinden eşlik ediyordu: “Turnalar göçtü gitti, ben kaldım burada...” Genç adam, türküyü duymuyordu. Cama yaslı başı minibüsle birlikte titrerken, gözleri tarlaların üzerinde amaçsızca geziniyordu. Bir an, uzaklarda beliren köyünü gördü. Toprak damlı evler, rüzgârda deli gibi savrulan beyaz çamaşırlar ve göğe yükselen o tek minare... Gözlerinin önüne bir anlığına o beton duvarlar, mermi izleriyle delik deşik olmuş koğuşlar geldi. Köy, sanki o kanlı hatıraları örtmek için oradaydı: Sessiz, sade ve kadim bir huzur. Minibüs, tarlanın başındaki sapakta yavaşladı. Kapı gıcırtıyla açılırken içeriye bir anda sıcak bir rüzgâr ve yoğun bir toz doldu. O sırada, çıplak ayaklı küçük bir çocuk tarladan koşarak geldi; meraklı gözlerle kapıya yaklaşıp içeriyi süzdü. Şoför şakacıktan kornaya bastı. Çocuk irkildi, sonra neşeyle geriye doğru sıçradı. Onun arkasından havalanan toz, güneş ışığında altın rengi bir duman gibi dağıldı. Genç adam o tozun içindeki çocuk silüetine baktı. Bir an için kendi çocukluğunu, aynı tarlalarda hiçbir şeyde…